Siyasi Partiler Yasası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Siyasi Partiler Yasası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ekim, 2017

Demokrasicilik oyununa devam

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın "En kısa sürede istifa edeceklerine inanıyorum" sözleriyle işaret ettiği ve "metal yorgunluğu" hastalıklarını teşhis ettiği isimlerden sonuncusu da bugün istifa etti.

Ahmet Edip Uğur, 30 Mart 2014'ten bu yana sürdürdüğü Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinden ve AKP'den ayrıldığını bugün basın toplantısıyla duyurdu.


Ancak Uğur, diğer istifacılardan farklı olarak hem partisinden istifa etti, hem de maruz kaldığı baskıları çok açık bir şekilde dile getirdi. Normal bir ülkede bir belediye başkanı ailesine kadar tehditler aldığını söyleyerek istifa etmek zorunda bırakılsa ne yapılır?

En azından bu ülkede bir şeyler yapılmayacağını, eğer isterse kendisinin hukuksal girişimlerde bulunabileceği, (bakalım savcılar tehdidi dikkate alacak mı?) eski Adalet bakanı şimdi hükümet sözcüsü tarafından bir soru üzerine açıklandı. Uğur, "
Külli iradeye teslim olarak cüzi irademle milletime vefa gösteriyorum." dedi, aslında kendisini belirleyen iradenin iki dudağı arasında cüzi iradesinin, hele seçmen iradesinin hiçbir anlamı olmadığını gösterdi.  

Çok kısa bir açıklama ile istifa eden Uğur'un istifa sırasında söylediği sözler iki dudak demokrasisi'nin Türkiye'de nasıl bir baskı aracına dönüştüğünü çok açık bir biçimde gösteriyor: "Kendi adıma şunu söylemeliyim. Yolsuzluğunuz yok, FETÖ bağlantınız yok fakat ailenize, evinize kadar ulaşan baskılar, hatta tehdide varan müdahaleler var. Bu katlanılacak bir durum olmanın ötesine geçmiştir. AK Parti'de siyaset yapma imkanımız ortadan kalkmıştır. Külli iradeye teslim olarak cüzi irademle milletime vefa gösteriyorum. Partime ve başkanlık görevime burada veda ediyorum. Vicdan rahatlığı ile bu kararı almış buluyorum. Hepinize, bütün hemşehrilerime, uzun mesai yıllarımda bana destek olan aileme teşekkür ediyorum."

Lider oligarşisi kendisi için çalıştığı zaman, demokrasiyi ve seçmen(partili/delege) iradesini hatırlamayan ya da kolayca yok sayanlar, bir kişinin "dava" kılıfıyla kendi iradesini istediği zaman kafalarına indirebileceği bir sopaya dönüştürebileceğini bunca deneyime rağmen görmemekte ısrar ediyorlar. Uğur, yaşadıklarından sonra "dava" falan hatırlayacak bir durumda olmadığını gösterdi.

Ancak
kabul etmedikleri ve istemedikleri istifalarından kendileri için de bir övünme payı çıkarmak, kamuoyunda içine düşürüldükleri acz algısından sıyrılabilmek, sığınılabilecek bir gerekçeye sarılmak için "dava"yı kullananlardan biri de Gökçek oldu. 

Geçen hafta tüm zaman kazanma talepleri reddedilen ve istifasını sunmak zorunda bırakılan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'in ifadeleri hem "biat"ın hem de "dava aşkı"nın demokratik yönetim sisteminin yerine siyasal yapının, yönetim erkinin temel karakterine dönüştüğünü çok iyi ifade ediyor: "(...) Ben bir dava ahlakından geliyorum. Benim davamda şahsi çıkarlara yer yoktur. Benim davamda nefse uymak yoktur. Yapılan değerlendirme ile genel başkanım ve liderim Recep Tayyip Erdoğan tarafından istifam istenmiştir. Benim davamda emir demiri keser. (...) Başarısız olduğumu düşündüğüm, yorgun olduğumu düşündüğüm için değil, ya da herhangi başka bir kaygı nedeni ile değil, sadece ve sadece ülkemi lider ülke yapacağına inandığım Recep Tayyip Erdoğan'ın talebini yerine getiriyorum. " 

Aynı "dava" yaklaşımını Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe'de istifasında şöyle dillendirdi: "Böyle bir teşkilat terbiyesi olan, ömrünü davaya adamış biri olarak, 24 yıldır belediye görevlerinde hep hizmet konusunda adımlar attık. Bu yolda kavgadan yana hiç olmadım. Bugüne kadar sürdürdüğümüz kavga değil hizmet ilkesini sonuna kadar sürdüreceğiz, parti liderimiz ile ters düşmeyeceğiz. Bu şartlarda Bursamıza hizmet imkanının kalmadığı ortadadır. Bugün itibarıyla Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevimden istifa ediyorum.” 

Biatı, "dava" kılıfını nefse uymak olarak görmeyenler, asıl her düzeyde demokrasiyi savunmanın hem kişisel hem de ülkesel olarak onurlu bir çıkış olduğunu gösterme şansına da doğal olarak sahip değiller. Zaten geldikleri göreve "seçim" adı altında atanmayı seçenler, atayanın iradesine çoktan esir oldukları için buradan zorlama bir "direniş/muhalefet" hikayesi çıkarmak da mümkün değildir.

Şimdi şöyle soralım: 


Referandum sonrası 6 ay geçmesine rağmen hazırlanmayan, TBMM'de ele alınmayan uyum yasalarının en önemlileri arasındaki yeni siyasi partiler ve seçim yasasının arifesinde tüm siyasi partilerin, halkımızın yaşanan istifalarla bu süreci birlikte değerlendirmek zorunda olduklarını hatırlatmaya gerek var mı? 

Kimse kendi partisinin ve liderinin "dava"sına gösterdiği hassasiyet ve bağlılığın küçük bir parçasını, Anayasal bir devlet, milli irade, hukukun üstünlüğü, temel hak ve özgürlüklerin güvencesi olan demokrasi davası ve ahlakı için göstermeyecek mi? "İki dudak demokrasisi"ne karşı kimse, davasından vazgeçtim, her şeye rağmen, yeni siyasi partiler yasası hazırlanırken bile bu "çaresiz belediye başkanları"nı da aşarak demokrasiyi savunma iradesini ve onurunu göstermeyecek mi?

Göstermeyecek, tüm siyasi partilerde demokrasicilik oyununa devam...

28 Kasım, 2016

OHAL ile ANAYASA yapmak...

OHAL olan bir ülkede ne yeni Anayasa tartışılır ne yeni Anayasa yapılır. Meclis'te kendi başlarına komisyonlarla, pazarlıklarla, maddeleri saklayarak, milletvekili hesaplarıyla yapılan sadece bir aldatmacadır.

15 Temmuz'da FETÖ'cülerin bu ülkenin yıllarını çalan, insanlarını katletmekten ve TBMM'yi bile bombalamaktan çekinmeyen hain darbe girişimleri en küçük ayrıntısına kadar açığa çıkarılmalıdır. Bu konuda özellikle ihmali bulunan, buna katılan ya da açık-örtülü destek veren her türlü kişi ve kurum sonuna kadar cezalandırılmalıdır.

Ancak bu darbe girişimi ülkenin muhalif unsurlarının susturulması ve tasfiyesi için bir "bahane" olarak kullanılmamalıdır. Bunun en çok, bu sinsi ve ülkenin en temel kurumlarına sızmış, hatta ele geçirmiş görünen FETÖ melanetinin işine yarayacağı aklı selim yöneticiler tarafından görülmelidir.

OHAL bir ülkenin "olağanüstü" koşullarına olağanüstü çözümler gerektiğinde başvurulan Anayasal bir argümandır. Ancak bu argümanı yeni bir Anayasa yapma, ülkenin rejimi konusunda tartışmalar yürütme, değişiklikler yapma aşamasında yürürlükte tutmak, her türlü haklı, haksız çabanın anlamını ve içini boşaltacaktır.

Sonuçları ne olursa olsun, ne kadar kapsamlı olursa olsun, referandum vs. hepsi son tahlilde göz göre göre gerçekleştirilen bu ihmal yüzünden iflas edecektir. Somut hiçbir şey ortaya çıkmayacaktır. Yapılanlar sadece ve yine milletin, ülkenin vaktini çalmaktan başka da bir şeye yaramayacaktır.

OHAL ilan edip KHK'larla bir ülkeyi ancak "idare" edersiniz, ama asla kükreseniz, zıplasanız, tepinseniz de yönetemezsiniz.

Yine tekrarlıyorum ülkenin temel sorunu ANAYASA değil, demokratik bir siyasi partiler ve seçim yasasıdır. Demokratik bir siyasi partiler ve seçim yasası ile oluşmuş bir Meclis'in yaptığı Anayasa ancak milli iradenin temsilini gerçekten sağlayabilecektir.

Bunun ön koşulu da Anayasadan önce siyasi partiler ve seçim yasalarını demokratikleştirmek, lider ve ekibinin siyasi partilerde milletin iradesine ipotek koymasını sağlayan "yasal oligarşi"ye son vermekten geçmektedir.

Türkiye'nin on yıllardır değişmeyen temel sorunu "İki dudak demokrasisi"dir.

28 Ocak, 2016

MHP'de iki dudak demokrasisi

MHP'de olağanüstü kongre talebiyle imza toplayan muhalifler, hem Türkiye demokrasisi için yeni bir sınav verecekler, hem de süreç boyunca yaşananlar Türkiye'nin nasıl bir "iki dudak demokrasisi" olduğunu herkese tekrar gösterecek.

Bir siyasi partiler yasası düşünün bir partide muhaliflere, Olağanüstü Kongre'yi toplamak için yeterli imzayı buldukları halde bunu gerçekleştirme şansını açıklıkla sağlamasın. Bunu engelleyebilecek bir parti tüzüğü hazırlanmasına izin versin. Siyasi partileri mevcut yönetim ve genel başkanların insafına terk etsin. Bugün karşılaşılan temek sorun Siyasi Partiler yasasının 12 Eylül'den beri korunan, hatta bizzat "siviller" tarafından daha da geriletilen anti demokratik yapısıdır ve bugüne kadar bu yapıya hiçbir iktidar sürekli dillendirmesine rağmen dokunmamıştır.

Milliyetçi Hareket Partisi'nde yaşananlar bugün birçok siyasi partimizdeki muhaliflerin kaçınılmaz kaderidir. 

Trajik olan bugün muhalif olup bunları dile getirenlerin düne kadar genel başkan ve ekibinin bir parçası olarak mevcut yapıdan hiç şikayetçi olmamalarıdır. Muhalifler Genel Başkan Devlet Bahçeli'nin iki dudağı arasından "milletvekili" gösterilirken, adaylaşma süreci böyle gelişirken, parti içi demokrasi lider sultasına indirgenirken her zaman sessiz kalmışlardır.

MHP'de yeni genel başkan adayları Meral Akşener, Koray Aydın ve Sinan Oğan, olağanüstü kongre için topladıkları 543 imzayı, avukatlar aracılığıyla genel merkez yazı işleri müdürlüğüne 15 Ocak'ta teslim etmiş, imzaları teslim almayacağı iddia edilen genel merkez, muhalif delegelerin isimlerini öğrenebilmek için imzaları kabul etmiş ve inceleme başlatmıştı.

Gelinen noktada bazı isimlerin parti üyesi olmadığı, dolasıyla imza veremeyeceği söyleniyor.Muhaliflerin mahkemeye başvurması halinde söz konusu isimlerin mahkemeye sunulacağı belirtiliyor.

Tekrarlıyorum, bugün MHP'de yaşananlar Siyasi Partiler Yasası tümüyle değişmeden her partideki muhaliflerin kaderidir. Türkiye'nin yönetim sistemi, değiştirilmesi neredeyse imkansız genel başkanların/liderlerin zekası, kapasitesi ve dar ekiplerinin vizyonuna indirgenmiş, parti örgütünün tamamen buna hizmet ettiği bir "iki dudak demokrasisi"dir. 

Partiyi tamamen Genel başkan ve ekibinin biçimlendirmesine, mevcut yapının asla bozulmamasına, kaybedilen her seçimden sonra gerekirse "ekip" değişikliği ile hiçbir şey olmamış gibi yola devam edilmesine izin veren bir siyasal yapıda gerçek bir değişim olanaksızdır. 

Ülkenin temel sorunlarını çözememesinin, bir türlü demokratikleşememesinin, temel hak ve özgürlüklerin sadece lafta kalmasının, siyasete yeni insan, düşünce, vizyon kazandırılamamasının altında yatan en önemli unsurlardan biri de budur.

19 Ocak, 2016

CHP Kurultay Sonuç Bildirgesi'nde demokratik siyaset

CHP 35. Olağan Kongresi 16-17 Ocak 2016 tarihlerinde "Demokrasi Değişim ve Kardeşlik" sloganı öne çıkarılarak Ankara'da gerçekleştirildi. Bu kongrede her zaman olduğu gibi, demokratik siyaset ve  parti-içi demokrasi konularında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Kurultay ve genel başkan adaylığı konuşmalarında ciddi vurgular yaptı. Bu yaklaşım 21 maddelik Kurultay sonuç bildirgesine de yansıdı.




Sonuç Bildirgesinin özellikle 4. ve 5. maddelerinde hem siyasi partiler ve seçim yasalarındaki değişimin zorunluluğuna dikkat çekerken hem milletin vekilini milletin seçmesine hem de parlamentonun güçlendirilmesine özel vurgu yapıldı.

Bu maddeler şöyle:


  • Siyasi Partiler Yasası ve seçim yasaları, milli iradenin kusursuz temsilini sağlamak üzere değiştirilmeli, lider sultasına son verilerek milletin vekilini milletin seçeceği, halkın iradesinin Meclis’te baraja takılmadan temsil edilebileceği demokratik siyaset rejimi getirilmelidir.

  • Kuvvetleri tek elde toplamaya dönük girişimler boşa çıkarılarak, kuvvetler ayrılığına dayalı parlamenter demokrasi güçlü ve etkin kılınmalıdır. Parlamento güçlendirilmeli, parlamento üzerindeki her türlü vesayete son verilmelidir.
Öncelikle CHP'liler sonra da tüm seçmenler bu sonuç bildirgesinin, vaatlerin, saptamaların nasıl uygulandığı konusunda sıkı takipçi olmak zorunda.

İki dudak demokrasisi'nin sona erdirilmesinin ilk koşulu, hatta demokratik bir Anayasa'ya Türkiye'nin sahip olmasının temel zemini yeni bir siyasi partiler ve seçim yasası yaparak, seçim barajının %3-5 oranına çekilmesinden geçiyor. Bunlar gerçekleşmeden tam anlamıyla demokratikleşmek, milletin kendi vekilini seçmesi, parlamentonun ve milletvekillerinin saygınlığının artması ve lider sultasından kurtulmak gibi bir şansımız yok.

05 Nisan, 2013

Kılıçdaroğlu: "Milletvekillerini kim seçiyor? Oturuyor liderler masanın başına yazıyoruz"

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Türkiye'deki "iki dudak demokrasisi"ni grup konuşmasında şimdiye kadar yapılmayan bir açıklıkta, daha önceki açıklamalarını da teyit edecek nitelikte dile getirdi.

Bu tarihi konuşma, 26 Mart 2013 tarihinde CHP grup salonunda yapıldı:

Tutanaklardan:

Kemal Kılıçdaroğlu:
"Siyasal Partiler Yasasını getirin değiştirelim. (Alkışlar) Açıkça söylüyorum, lider sultasına son verelim diyorum. (Alkışlar) Milletvekillerini kim seçiyor? Oturuyor liderler masanın başına yazıyoruz isimleri alt alta, vatandaşın önüne koyuyoruz “Bunlara oy vereceksin” diyoruz. “Oy vermezsen, bir de sana ceza yazarız” diyoruz. Bu mudur demokrasi? Açıkça söylüyorum, Recep Tayyip Erdoğan’a da çağrıda bulunuyorum: Getir Siyasal Partiler Yasası’nı milletin vekillerini milletin kendisi seçsin. (Alkışlar) Demokrasi mi istiyorsunuz? Barış mı istiyorsunuz? Huzur mu istiyorsunuz? Getirin, elinizden tutan mı var. Yeter mi? Yetmez, değerli arkadaşlarım."

01 Mart, 2010

Önceliğimiz “irade”sini millete geri vermek…

“… paradigma tartışmaları
daima gelip şu soruya dayanır:
hangi sorunları çözmüş olmak
daha önemlidir?”

Thomas S. Kuhn

Önceliklerimizi iyice şaşırdık. Tartışma nerede başlıyorsa, oradaki sorunu çözmenin önceliğimiz olduğunu zannediyoruz. Rafa kaldırılan Yargı reformu da gündemimize yeniden böyle girdi. Aslında reform talep edenlerin temel bir kaygısı var, Türkiye’de gerçek “demokrasiyi” kurumsallaştırmak, her türlü “vesayeti” bir biçimde sona erdirmek…

Vesayet tartışmaları, Türkiye’nin temel kurumlarının içinde bulunduğu çelişkilerden kaçınılmaz olarak etkileniyor. Örneğin yasama, yürütme ve yargı arasında varolduğu söylenen ve Anayasamızda belirlenen “kuvvetler ayrılığı prensibi” Türkiye’de uzun yıllardır aslında olmayan bir prensiptir. Yasama neredeyse tamamen yürütmenin emrindedir. Yürütme ne derse, yasama adeta “tasdik” makamı gibi işler. Çok nadir yapılan gizli oylamalarda yürütmeye rağmen bazen farklı bir sonuç çıkmaktaysa da bu o kadar nadir olur ki, yasamanın bağımsız olduğunu savunanlara “malzeme” olmasının dışında bir sonuç doğurmaz.

Sacayağının yargı bölümünde ise, Türkiye’de aynı kurumlardan farklı “siyasi” kararların çıktığını görebilirsiniz. Örneğin en yüksek yargı kurumu Anayasa Mahkemesi bile, “laik cumhuriyeti koruma ve kollama” saikiyle hareket etmekten kendini alamazken, nedense “demokratik cumhuriyeti” koruma ve kollama konusunda aynı hassasiyeti göstermeyebilmektedir.

Yargı ülkemizde görece bağımsız ama “tarafsız” değil, taraf olduğu konularda da yürütmenin politik uygulamaları üzerinde denetleyici bir kurum olmaktan öte sıklıkla “engelleyici” bir işleve bürünüyor. Sadece vicdanına karşı sorumlu olması gereken yargıçlar, ülkedeki askeri/bürokratik “vesayeti” besleyecek ve ondan beslendiğini gösterecek nitelikte kararlar alabiliyor. Toplumun adalet anlayışı büyük yaralar alabiliyor.

Yargının bu durumu karşısında “reform” yapmak isteyen, hatta kendisine karşı “savaş” açıldığı izlenimi yaratan hükümetin (yürütme) tuttuğu yol, yaşadığımız sorunları daha da içinden çıkılmaz bir hale sokabilir. Hükümet, birbirinden tamamen bağımsız olması gereken üç gücün bu “bağımsızlıklarını” korumak, (tarafsızlıktan önce bağımsızlık) ayrı güçlerin tek bir devlet organında toplanmasını önleme yolunda güvence yaratacak bir uygulama yerine, neredeyse her şeyin tek bir kişinin/gücün elinde toplanmasına yol açabilecek bir reform paketini tartışmaya açmaktadır: Anayasa Mahkemesi ve HSYK üyelerinin büyük bir kısmını “parlamentonun” ataması/seçmesi…

Bu reform, belki milletvekillerini gerçekten halkın seçtiği “demokratik” ülkeler için geçerli bir uygulama olabilir. Hatta birçoğunda uygulanmaktadır da. Ancak bir “iki dudak demokrasisi” olan Türkiye için geçerli değildir. Milletvekillerini tek tek belirleyen 3-5 lider ve ekibi, parlamentonun seçeceği yargıçları da tek tek belirleyebilecektir. Yargının “bağımsızlığı” iyice tartışmalı bir hale gelecektir.

Milletin iradesini ikincilleştiren, yok eden, milleti basit bir tasdikçi konumuna indirgeyen Siyasi Partiler Yasası’nı değiştirmeden yapılacak böylesine ağır bir yanlış, Türkiye’de demokrasinin, güçler ayrılığı dengesinin her düzeyde yok olması anlamına gelecektir.

Reform yapacaksak, öncelikleri şaşırmayalım. Sıra bellidir, önce Siyasi Partiler ve Seçim Yasası değiştirilmelidir. Siyasi partilerde önce parti-içi demokrasi işlemeli, lider ve ekiplerinin iki dudakları arasından milletvekillerinin seçilmesine son verilmelidir. Milletin iradesini sakatlamayan, tümüyle yansıtabileceği yargı teminatına sahip bir siyasi partiler düzeni kurulmalıdır.

İkinci önemli adım ise Arend Lijphart’ın deyimiyle “İmal edilmiş çoğunluklar yaratan” ve Anayasa’nın “Seçim kanunları, temsile adalet ve yönetimde istikrar ilkelerini bağdaştıracak biçimde düzenlenir” hükmünü ayaklar altına alan % 10’luk seçim barajıdır. Burada da lafı çok dolandırmaya gerek yok, adres belli: Seçim barajı, Venedik Komisyonu kriterlerine(%3-5) göre düzenlenmelidir.

Bu yasal düzenlemelerin ardından yapılacak seçimle oluşacak TBMM ve toplumun tüm kesimleri, birlikte, tam demokratik bir Anayasa yapmalıdır.Tam demokratik Anayasa ile ortaya çıkan artık bir reform değil, Türkiye için ciddi bir “paradigma” değişikliğidir.

Bu paradigma, gerçekten milletin iradesine dayanacağı için, askeri-yargısal-bürokratik oligarşi karşında parlamentonun atacağı her adımın meşruiyeti hiçbir biçimde tartışılamayacaktır.

Üstelik yaşananaların doğrudan AK Parti iktidarıyla bir ilgisi de yok. AK Parti iktidarı, “yargı reformu”nu şu anda işine gelen bir “araç” gibi değerlendirebilir. Fakat kimse ila-nihaye iktidar da kalacağını düşünmemelidir. Yarın, bir gün iktidardan düştüklerinde en çok yakınacakları konuların başında, yapmaya çalıştıkları bu “yargı reformu” gelecektir.

Siyasi partiler ve seçim yasası tam anlamıyla demokratikleştirilebilirse milletin iradesi, siyaset yapanların hakları, yargının teminatında olabilirse, milletin vekilleri, “iki dudağın” icazetiyle değil, her zaman milletin oyundan aldıkları güçle hareket edebilirler. Yargı da parlamento tarafından seçilen üyeleriyle, milletin iradesi ve sağduyusunun kendilerine yansımasıyla her türlü vesayetin karşısında daha güçlü ve dirençli olabilir.

Elbette bu paradigma değişikliği ile Türkiye birden bire güllük gülistanlık olmayacaktır. Siyasal kültür birden bire değişmez. Ancak “zaman” artık boşa işlemeyecek, demokratik zihniyet değişikliğini besleyebilecek, kurumsallaşmayı artırabilecek bir ortam doğacaktır.

Türkiye’de mücadelesini verdiğimiz temel paradigma değişikliği ve önceliğimiz, “milli egemenliği” basit bir duvar yazısına dönüştüren her türlü vesayetin son bulmasıdır: Ne askerin, ne yargının, bürokratik vesayeti ne de siyasi parti genel başkanlarının (liderlerin) “sivil” vesayeti.


Notlar
Lijphart Arend, “Demokrasi Motifleri”, 2006
Kuhn Thomas S., “Bilimsel Devrimlerin yapısı”, 1982

(01/03/2010 tarihinde Radikal Gazetesi "Tartışı-Yorum" köşesinde yayımlandı)

11 Şubat, 2010

Sivil vesayet, "iki dudak demokrasisi"dir

Humpty Dumpty, küçümser bir tonla, “Ben bir kelimeyi kullandığımda, onun ne anlama gelmesini istiyorsam o anlama gelir, ne daha az ne de daha fazlasıdır” dedi. “Asıl sorun, kelimelerin bu kadar çok şey anlamına gelmelerini sağlayabilecek misin, budur” dedi Alice. “Asıl sorun”, dedi Humpty Dumpty, “hangisinin esas olacağıdır, o kadar.” Humpty Dumpty’ye göre herkes, herhangi bir yönetimi - hatta despot bir yönetimi bile - demokrasi olarak nitelendirmekte özgürdür. (Alıntıyı Lewis Carroll’in "Alice"inden değil, Robert A. Dahl’ın “Demokrasi Üstüne” adlı kitabından yaptım, 2001, s.105)

Bu yılbaşı TV seyrederek (keşke daha önce seyretseydi) “artık” şeriatın gelmeyeceğini vaz’eden gazeteci İlhan Selçuk, “askeri vesayet” kadar “sivil vesayet”e de karşı olduğunu söyledi.

Askeri vesayet konusunda kimsenin bir kafa karışıklığı yok, herkes ne olduğu ya da olmadığı konusunda neredeyse hemfikir. Ancak “sivil vesayet” terimi ortaya atıldığı anda hemen itirazlar yükseldi. Ortalığı karıştıracak, bulandıracak yeni deyimler ortaya atıldı: “sivil faşizm”, “sivil dikta”, “sivil istibdat” vb…

Aslında “vesayet” kavramını bu kadar eğip bükmeye, zorlamaya, tanım icat etmeye gerek yoktu. “Askeri vesayet” derken vesayete ne anlam yüklüyorsanız, “sivil vesayet” derken de aynı anlamı yüklediğimizi söyleyelim ve şu tanım çekişmesinden kurtulalım. Vesayetin tanımı; biri(leri) adına karar vermek, davranışlarını yönlendirmek, iradesini kullanmak ve ona ipotek koymaktır...

Nuray Mert’in başlattığı, ancak tartışmayı alevlendiren İlhan Selçuk’un, tartışmanın eksenini kaydıran yaklaşımına gelelim. Selçuk’un, “seçilmiş” iktidarı, AK Parti’yi “sivil vesayetle” suçlamasına… Hemen herkesin de eleştirmek için üstüne atladığı bu suçlama, aslında Selçuk’un da kastetmediği biçimde bir GERÇEK!

Evet, bir gerçek! Ancak “sivil vesayet”e doğru yerden bakarsanız bir gerçek. İlhan Selçuk’un AK Parti iktidarını yıpratmak, demokrasi dışı, “istibdat” hedefleri varmış gibi göstermek için kullandığı biçimiyle değil…

Aslında “sivil vesayet”’in özü, Türkiye’nin bir “iki dudak demokrasisi” olmasıdır. Sadece AK Parti’yi değil, iktidarı ve muhalefetiyle tüm siyasal partileri kapsayan, lider ve ekiplerinin elinde milli iradeyi yok eden, “olağanlaşmış”, “kabullenilmiş” bir gerçektir.

Bu düzen, askeri “vesayet”le kol kola yaşayan, onu da besleyen, bir avuç “sivilin”, diğer “sivillerin (milletin) iradesine ipotek koyduğu (vesayet)” bir düzendir. Herkesin bildiği, ama on yıllardır kimsenin sorun etmediği, gerçek “sivil vesayet” budur.

Genel başkan ve ekibinin iki dudağı arasına hapsedilmiş bir “demokrasi”dir içinde yaşadığımız… Akademik olarak şöyle ifade edelim: Bizim demokrasimizin ana karakterini aşırı derecede kişiselleştirilmiş tarzda bir liderlik, zayıf siyasal kurumlar (özellikle siyasal partiler), yatay sorumluluğun olmaması (yani, yasama ve yargı gibi özerk kurumlara olan sorumluluk) teşkil etmektedir.(Özbudun, 2003, s.17)

Bu ülkede “tek parti diktatörlüğü” kuruluyor korkusuna kapılanların endişe etmelerine gerek yok, siyasal sistemimiz zaten uzun yıllardır “çok parti diktatörlüğü”dür!

Şu basit sorulara yanıt arıyalım: Kendisi demokrasiden nasibini almamış bir kurum veya kişi “demokrasi”yi koruyup, geliştirebilir mi? “Lider sultasına” esir düşmüş, 3-5 liderin ve ekiplerinin kontrol ettiği, hepimizin vergileriyle oluşturulan, yüz milyonlarca lirayı bulan devlet yardımlarıyla desteklenen, siyasal partiler ve siyasette istikrar adına %10 seçim barajıyla “imal edilmiş çoğunluklar”(Lijphart, 2006, s.165) tarafından yönetilen, temsilde adaleti yok sayan seçim yasasıyla bir garabeti andıran bu siyasal düzen, demokratik mi?

Garabetin anlaşılması, “sivil vesayet”in bu boyutunun kavranması ve çözülmeye çalışılması, ne Türkiye’deki askeri vesayet gerçeğini ortadan kaldırır, ne de bu vesayete karşı verilen mücadelenin gücünü azaltır. Mevcut Siyasi Partiler Yasası ve Anayasa, siyasi partileri, katılımcı demokrasiyi geliştirecek birer araçtan çok, toplumun “siyaset yapma alanını” sınırlayan kurumlara dönüştürmektedir.

Böyle bir ortamda AK Parti üzerinden “sivil vesayet”i tartışmak, “hangi parti?” sorusunu yanıtlamadan mümkün değildir. Demokrasimizi “iki dudak demokrasisi”ne dönüştüren, üyesine güvenmeyen, ülkenin “vizyonunu” değişmez liderin (ekibin) bakış açısı ile sınırlayan bir siyasi partinin, belli yasal organları var diye “demokratik” bir “siyasi parti” olduğunu söylemek, ne kadar mümkündür? Türkiye’de birçok siyasi parti, bu haliyle birer “ziyan olmuş hayatlar partisi”ne dönüşmüştür.

Bu “sivil vesayet”e, en az “askeri vesayet”e karşı çıktığımız kadar karşı çıkmalıyız. Bunun sadece bir iktidar partisi sorunu değil, muhalefet partilerini de kapsayan anayasal/yasal bir sorun olduğunu görmek zorundayız. Türkiye’de bir türlü olamayan, “siyaset yapma” kanallarının toplumun her bireyine eşit bir biçimde açılması, bu paradigmanın yıkılmasıdır.

Seçimle gelenin seçimle gitmesi ilkesinin, siyasi partiler içinde de korunması yine demokrasimiz ve siyasal yaşamımız açısından hayatidir. Anayasalarımız siyasi partileri “demokrasimizin vazgeçilmez unsurları” olarak tanımlar, doğrudur. Ancak “demokrasi”nin siyasi partilerimizde çok uzun yıllardır “vazgeçilmiş bir unsur”a dönüştüğünü resmeden bir ironi gibidir, bu söz…

Parti-içi mücadelenin demokratik bir biçimde yapılma kanallarını tıkayanlar, lider ve ekibinin “yanlışlarını” dile getirebilecek, mevcut uygulamalarını eleştirebilecek, politikaları ve partileri dönüştürebilecek bir yapının yerine, yargı organlarının kararlarının/iddianamelerinin almasına yol açmaktadır. Türkiye’de neredeyse bütün partiler, lider hegemonyası ile Anayasa’nın “demokrasi ilkesine aykırı eylemlerin odağı” haline gelmiştir.

Köşe yazarından “düşünür” devşirilen ülkemizde bu sorunu öncelikli görmeyen, “doğal”/“kader” gibi sunan büyük bir “aydın” kitle var. Ancak artık “cin” şişeden çıktı. Meselenin asli yönünü, yine görmezden gelip, tartışmamaya, bir seçim daha (4 yıl) kaybetmeye Türkiye’nin tahammülü yok.

Değişmesi olanaksız görünen durumlar için Weber’in güzel bir sözü var: “İnsanlar her zaman ve hiç durmaksızın olanaksıza yönelmeselerdi, olanaklıya hiçbir zaman ulaşılamazdı, sözü son derece doğrudur ve tüm tarihsel deneyler bunu doğrular.”(Weber, 2006, s.120)

Cumhurbaşkanı’nı halka seçtirmeyi başaranların,(!) demokratik “meşruiyet” açısından daha öncelikli ve önemli bir görevi var: Milletvekillerini halka seçtirmek… Milli egemenliği, milli iradeyi yeniden halka vermek…

“Sivil vesayet” tartışması sürerken görüyoruz ki, bir deyim/kavram uydurduğu anda Humpty Dumpty gibi ne anlama gelmesini istiyorsa o anlama geldiğini zannedenler Türkiye’de hiç de az sayıda değil.

Artık geldiğimiz noktada, Türkiye’de her türlü vesayeti engellemenin tek yolu var: TBMM’nin siyasi partiler yasasında yapacağı düzenlemelerle milletvekillerini gerçekten milletin seçmesini sağlamak; seçim yasasındaki barajı makul bir seviyeye indirmek; partiler arasındaki devlet yardımı dengesizliğini gidermek; daha sonra yapılacak seçimlerde oluşacak gerçek “kurucu irade” ile, toplumun tüm kesimlerinin katılımıyla demokratik bir “Anayasa” yapmak…

Notlar
Dahl Robert A., “Demokrasi Üzerine”, 2001
Lijphart Arend, “Demokrasi Motifleri”, 2006
Özbudun Ergun, “Çağdaş Türk Politikası”, 2003
Weber Max, “Meslek Olarak Siyaset”, 2006


Gazete HABERTÜRK / Editoryal sayfası / 11.02.2010 yayınlandı.

26 Ocak, 2010

"Sivil vesayet" tartışmaları...

İlhan Selçuk'un "Sivil vesayet"e de "askeri vesayet"e de karşı olduğunu belirttiği söyleşiden sonra tartışma çok renklendi, çeşitlendi. Elbette, yine asıl mecrasında ilerlemiyor.

AK parti iktidarına "sivil dikta", "tek parti diktatörlüğü" kurmak peşinde olduğu yönünde eleştiri (suçlama) getirmek isteyenler, tartışmanın gerçek "sivil vesayet"in çevresinde gelişmesini de engelliyorlar.

Bu blogta sivil vesayet'in aslında "iki dudak demokrasisi" olduğunu uzun zamandır anlatmaya çalışıyorum. Üstelik bunun doğrudan iktidar partisi ile bir ilgisi yok, bu Türkiye'nin neredeyse tüm partilerine bulaşmış bir hastalık düzeyinde...

Bu gerçeği anlatan bir yazı kaleme almak yine bir zorunluk oldu. Yakında bu blogta "sivil vesayet" tartışmalarına yön vermesi gereken ana noktalar tek tek ele alınacak.

21 Haziran, 2008

Krizin kaynağı lider kültü

Bugün yaşadığımız “devlet” krizi, siyasal çözülme için çok çeşitli nedenler sayılıyor. Ben ısrarla gözden kaçırılan, siyasi partiler rejimimizin (yasamızın) bizi bu büyük tıkanıklığa taşıyan en önemli araçlardan biri olduğunu düşünüyorum.

Partilerin işlemeyen antidemokratik yapısı, hukuksal anlamda esnek tüzük içeriği, lider kültüne (tapınma) angaje siyasal kültür, tarihsel, sosyolojik vb. nedenlerle açıklanan, artık değişmez bir gerçeğe dönüşen siyasal yapımızın, tüm ülkeyi ne kadar büyük bir darboğaza ve akıl tutulmasına sürüklediği bir türlü görülemiyor.

Temsili demokrasinin ve “seçilen” temsilcilerinin, liderler ve ekipleri tarafından adeta esir alındığını, siyasal sistemin küçük “krallıklar” kanalıyla yönetilmeye çalışılan birer garabete dönüştüğünü görmek için, daha ne olmasını bekliyoruz?

Yürekli bir savcının çıkıp, tüm siyasi partiler için kapatma davası açmasını mı?

Sadece demokrasiyi değil, siyaseti tüm kurum, kural ve koşullarıyla lider ve ekibi etrafında dönen, faturası millete kesilen “oligarşik” bir oyuna dönüştüren siyasi partiler rejimimiz, “meşruiyetini” yine değeri kendinden menkul biçimde yarattığı “ulufe” ve “patronajla” besliyor.

Her şeyi lidere indirgeyen, “varsa varız, yoksa yokuz” diyecek kadar, bir kitle partisinin bile program, tüzük, organ ve üyelerini yok sayanlar, varlık sebeplerini de (halka hizmet!) yok saydıklarını anlayamamaktadırlar.

Toplumsal farklılaşmalar, seslendikleri sınıfsal taban ve temel sorunlara kendi “ideolojik/pragmatik” yaklaşımlarının birer ürünü olması gereken siyasi partiler, farklılıklarını programları ve vaatleri üzerinden artık ayrıştıramayacak kadar birbirlerine benzerken, seçimlerde fark sadece, “lider” ve “karizması” algısına yüklenmektedir.

Partiler kadro değil, “ekibe” adam arayışındadır. Mevcut Siyasi Partiler Yasası, siyasi partileri katılımcı demokrasiyi geliştirecek birer araçtan çok, bireylerin (toplumun) “siyaset yapma hakkını/alanını” sınırlayan (ortadan kaldıran) kurumlara dönüştürmektedir.

Böyle bir ortamda siyasi partilerin kapatılmasını tartışmak, “hangi parti” sorusunu yanıtlamadan mümkün değildir. Her şeyi liderin iki dudağı arasına indirgeyen, demokrasimizi “iki dudak demokrasisi”ne dönüştüren, yurttaşına, üyesine güvenmeyen, ülkenin “vizyonunu” liderin (ekibin) bakış açısı ile sınırlayan bir siyasi partinin, belli yasal organları var diye bir “siyasi parti” olduğunu söylemek, ne kadar mümkündür?

Girdiğimiz sancılı süreçte, bu durumu gündeme getirmemin temel nedeni, AKP ve DTP’nin kapatılmaları tartışmalarını, siyasi partiler rejimimizdeki “gerçek ve temel” sorunu tekrar göz önüne getirmek için bir “fırsat” olarak değerlendirmektir.

Partiler kapatılmasın! Evet!

Kapatılmasın, dileğinin yanı sıra, “iki dudak demokrasisi”ni teşhis eden şu soruları mutlaka sormak zorundayız?

Gerçekten değişen, gelişen ve özgürlüklerin egemen olduğu demokratik bir ülke mi istiyorsunuz? Kadrolaşmada zirve yapan, kuvvetler ayrılığı prensibini yok ederek, yasama ve yürütmeyi tamamen kontrol eden, “kendine” demokrat olan, gerçek demokrasiden korkan “demokratlarla” yönetilmeyen, her şeyi “lidere” endekslemeyen bir ülke mi istiyorsunuz?

Bunun ne yaparsanız yapın tek bir yolu var: Gerçek sorunu ve bu sorunların uzun yıllardır çözülmeme nedenlerini doğru “teşhis” etmek… Lider kültünün, bize nelere mal olduğunu analiz edebilmek...

05.04.2008 / Onpunto

03 Ekim, 2007

Ruanda mı olmak istiyoruz?

Soru yanlışsa yanıtın da bir önemi kalmıyor. Başbakan, kadınlara kota tartışmasında KADER(*) başkanına soruyor: Ruanda mı olmak istiyorsun?

Ama ne soru doğru, ne de sorun Ruanda olmak. KADER başkanı zaten, “Ruanda kadar bile olamamaktan bahsediyor.” Bugün kota sayesinde Ruanda’da kadınların parlamentoda temsil oranı % 50’ye yakın.

KADER kadınların temsilini artırmanın yegane yolu olarak KOTA’yı öneriyor. Bunun son tahlilde, özellikle siyasette maratonu çok önceden koşmaya başlamış erkeklerle kadınlar arasında oluşan “eşitsizliği” giderecek, bir “olumlu eylem”(**) olduğunu, düşünüyorum.

ANCAK, evet kocaman bir ANCAK, diye başlayan çekince koyarak, bir hatırlatmayı yapmak zorundayım. Bu hatırlatmayı “taslak” belli olduktan sonra ANAYASA tartışmalarında da gündeme getireceğim.

Aslında kadınları da siyasette “gerçekten” var etmenin yolu, kotayla veya değil, siyasetimizin sanki “erkekler” hakimmiş gibi görünen yapısını iyi tahlil etmekten geçiyor.

Şimdi yüksek sesle bağırıyorum:

Türkiye’de kadın veya erkek, herkes zaten “kotayla” siyaset yapıyor. Erkekler de, kadınlar kadar kotaya mahkum. Erkeklerin, kadınlardan hiçbir farkı yok!

Nedir bu kota?

Genel başkan ve ekibinin kotası!

Bu kotada yoksanız, kadın ya da erkek olmanız fark etmez. Etmiyor, etmedi. Siyasi parti genel başkanları, kadın olduğu zaman bile etmedi.

%30 kadın kotası mı, % 30 Genel başkan ve ekibinin onay verdiği kadınlar demektir bu. Kotayı % 50 yapın, eğer genel başkanın, ekibin gözüne giremezsiniz, bu kotadan da içeri giremezsiniz.

“Olsun, bir kota olsun, sonra genel başkanın gözüne gireriz” diyorsanız. Ben de “biraz zor girersiniz!” diyorum.

Kadın ya da erkek olsun, Türkiye’de siyaset, siyasi partileri küçük krallıklara dönüştüren lider ve ekiplerinin elindedir: Demokrasimiz “iki dudak demokrasisi”dir.

KADER, başbakanı “Ruanda ve kota” konusunda bilgilendirecekmiş. Başta kendileri olmak üzere tüm kadınların önce “Türkiye’deki siyaset gerçeği” ile yüzleşmeleri gerekiyor.

Bir siyasi partide herkes hukuksal güvenceye sahip olmadan, o partide-ülkede demokrasiden, eşit koşullarda yarıştan ve "olumlu eylemler"den söz etmek mümkün değil.

Milletin önüne “sandık” koymak, demokrasi için yeterli değil. Sandığın öncesi ve sonrası demokrasiden ve adaletten nasibini almamışsa, parti-içi demokrasi yoksa sadece “iki dudak demokrasisi” var demektir. Lider ve ekibinin, iki dudağı ve insafıyla oluşturulan milletvekili listelerine izin veren siyasi partiler yasasıyla, aslında sadece kadınlar değil, erkekler de on yıllardır ayrımcılığa uğruyor.

Eğer bir mücadele verilecekse, ÖNCE bu duruma yol açan siyasi partiler yasasını, yeni ANAYASA ile birlikte değiştirmeye çalışmak için verilmelidir.

Kadınlar Uyanın! Uyuyan erkekleri de uyandırın…



(*) Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği

(**) Pozitif ayrımcılık

24 Eylül, 2007

Değişen Anayasa Değişmeyen Türkiye

Yeni Anayasa Tartışmaları

Gerçekten değişen, gelişen ve özgürlüklerin egemen olduğu bir ülke mi istiyorsunuz? Bunun ne yaparsanız yapın tek bir yolu var: Türkiye’nin Anayasası kadar, “siyaset yapma” biçimini de acilen değiştirmesi, “demokratikleştirmesi”…

Bu da yine “siyaset yapma” hakkının gerçek anlamda Anayasal güvence altına alınmasıyla mümkün.

Kısaca, Anayasa’daki siyasi partilerle ilgili hükümler içine “parti-içi demokrasiyi”, diğer bir deyişle “milletin iradesini” koruyacak maddeler koymazsak Türkiye’de birçok şeyin değişme şansı olmayacak.

O kadar olmayacak ki, TBMM yine milletin değil, liderlerin vekilleriyle dolacak, partiler, genel başkanların küçük krallıkları olmayı sürdürecek. Faklı ses, vizyon, program ve hedefler ancak lider ve ekibinin “anlama” kapasitesi kadar şans bulacak. Siyasete katılmak, ülkesine hizmet etmek isteyen gençler, yetişkinler, kadınlar, bilim adamları, iş adamları vd. “icazet” almadan siyasal yaşam içinde hayat bulamayacaklar.

Bunun Türkiye’ye ve hepimize maliyetini ne olduğunu bilmiyoruz .

Partileri kendi “mülkiyeti” gibi kullanan lider ve ekiplerinin, siyaset üzerindeki “sivil” vesayetlerinin bize nasıl bir bedel ödettirdiğini, kaybettiğimiz yılların ne kadar olduğunu bilmiyoruz.

Siyasete katılarak, aklını, fikrini, emeğini koyabilecek yüzbinlerce insanımızı siyasetten uzak tutarak neleri yitirdiğimizi bilmiyoruz.

Mevcut düzen, siyaseti belli bir kesimin elinde adeta tekelleştiriyor. Bir kitle partisine girmek, üye olmak, orada parti-içi demokratik bir mücadele yapmak, farklı fikir ve program önerileri dile getirmek, bunları demokratik yollarla seçilmiş, delegeler veya parti üyeleriyle paylaşmak neredeyse imkansız.

O kadar imkansız ki, delege kontrolünü yitirmemek için üye kaydı yapmayan partilerimiz var. Yıllarca siyaset yaptığı partide eğer genel başkan ve ekibine yakın değilse, yine genel başkanın kontrolünde bulunan disiplin kuruları kanalıyla tasfiye edilen partililer haklarını bile arayamıyor.

Neredeyse her şey evet her şey genel başkan ve ekiplerinin iki dudağı arasında. Üstelik bu dudakların sağı ve solu yok.

Türkiye bu anlamda tam bir “iki dudak demokrasisi”.

Eğer demokratik bir Anayasa yapacaksak, öncelikle Anayasanın “Siyasi partilerle” ilgili hükümlerini tartışarak başlamalıyız. Ülkemizin mutlu geleceği, geleceğimiz siyaset yapma kanallarımızı, siyasi partilerimizi demokrarikleştirmemize bağlı.

Şu anda görünen köy, (taslaklar) bu yönde en küçük bir değişikliğin olmadığı yönünde. Bu tartışmayı büyütmek zorundayız. Şimdi tam sırası.

06 Ağustos, 2007

Krallar Sivil Anayasa yapamaz

1982 Anayasa’sının yerine “sivil anayasa” yapma tartışmaları seçim sonrasında aldı, yürüdü. Ancak böyle bir Anayasa’nın Türkiye’de yapılmasını sağlayacak “demokratik meşruiyet” yok. Milletin iradesi üzerinde kurulmuş “vesayet” nedeniyle bu mümkün değil.

Burada askeri-bürokratik vesayetten değil, doğrudan “sivil” vesayetten söz ediyorum. “Seçilmiş” krallar tarafından yönetilen siyasi partilerimizle, “iki dudak demokrasisi”nin egemen olduğu siyasal sistemimizde tam anlamıyla meşru, “sivil/dmemokratik” bir Anayasa yapmak mümkün değil.

Bugün TBMM’yi oluşturan parlamenterlerin büyük çoğunluğunun, askerlerin iki dudağı arasından çıkan Danışma Meclisi üyelerinden çok farkı yok. Sadece 5 generalin yerini, 5 siyasi parti genel başkanı almış durumda.

22 Temmuz’da sandıktan çıkan irade, millete büyük oranda kendi temsilcisini “seçtiren” değil, daha önce seçilmişleri “tasdik” ettiren, siyasi partiler ve seçim yasası’nın, partilerin genel başkanları ve ekiplerine tanıdığı iradedir.

Kendimizi aldatmayalım.

Bu Anayasa tartışmalarında, ortaya çıkacak olan tüm taslakları “sivil”, “demokratik” ve “meşru” kılacak olan, hazırlayanlar kadar, “tümüyle” milletin iradesiyle seçilmiş parlamenterlerin varlığıdır. 2 gün sonra yemin edecek olan “milletin” vekillerinin, vicdanlarıyla baş başa kaldıklarında, gerçekte nasıl seçildiklerini, TBMM’de en çok neyi “temsile” zorlanacaklarını düşünmeleri gerekecektir.

Gerçek bir sivil anayasa yapmak istiyorsanız, her şeyin sivil-demokratik olması zorunludur. Her anlamda halka güvenen, halkın oyunu, sadece genel seçim sandığında değil, parti içi bütün seçim süreçlerinde başvurulacak ana irade olarak kabul edenlerin bir mesafe katetme şansları vardır.

Türkiye’de ve Avrupa Birliği içinde mevcut sistemden beslenen tüm güç odakları, bu temel sorunsalı, tümüyle "demokratik meşruiyeti" hiç dert edinmemektedir. Hatta o kadar ki bunu sürekli kılan ve siyasi partileri dönüştükleri küçük krallıklardan kurtaracak, hiçbir “yasal” değişiklik talep dahi edilmemektedir.

Türkiye’nin her şeyden önce “sivil” ve “demokratik” bir siyasi partiler yasasına ihtiyacı vardır. Sivil Anayasa, ancak bundan sonra mümkündür. Yoksa genel başkanların ve kurdukları ekiplerin elemesiyle oluşmuş bir parlamentonun yaptığı Anayasa’nın demokratik “meşruiyeti” ve kimi “temsil” ettiği her zaman tartışmalı olacaktır.

Anayasal düzeyde sağlanacak güvenceyle, partilerimizi milletin iradesinin kayıtsız ve şartsız egemen olduğu yapılara dönüştüremediğimiz sürece, adı “cumhuriyet” olan, aslında siyasi partileri küçük krallıklara dönüşmüş bir Türkiye’de yaşamaya mahkum olacağız.

AKP veya başka bir partinin önerisi olsun, şu anda tartıştığımız “Sivil Anayasa” iktidar seçkinlerinin sınırlı “vizyon”unu yansıtmaktan ileri gidemeyecektir. Tümüyle milletin iradesi ve çoğulcu yapısının “temsil” edildiği bir yapının hala çok uzağındayız. Ve kurucu irade düzeyinde bu Anayasa’nın da “meşruiyeti” her zaman tartışma konusu olacaktır.

20 Temmuz, 2007

“İki dudak demokrasisi” Hollanda’da

Hollanda’da 29 Mayıs tarihinde yapılan senato seçimlerinde, partisi’nin de beklemediği bir biçimde bir Türk, ilk kez senatör seçildi. Bu Sosyalist Parti’nin(SP) lideri ve üst yönetimini şok etti. Çünkü alt sıralara nasıl olsa seçilmez diye koydukları Düzgün Yıldırım, tercihli oylarla senatoya seçilmeye başardı. Şimdi onu partisinden atmak istiyorlar.

Türk asıllı ilk senatör olan Düzgün Yıldırım, 12 Haziran’da yemin edip göreve başlamasına rağmen partisinin "Görevi bırak" baskısına maruz kalıyor. Hatta SP lideri Jan Marijnissen, "Eğer görevi bırakmazsa partiden atacağız" diye tehdit ediyor.

Sosyalist Parti, parlamentonun 150 üyeli Temsilciler Meclisi kanadında 25 ve Senato kanadında da 12 üye ile temsil ediliyor. Hıristiyan Demokratlar, İşçi Partisi ve CU Hıristiyan Birlik partilerinden oluşan koalisyon hükümeti senato da çoğunluğa sahip. SP ise 12 üyeyle dördüncü durumda.

Anlaşılan o ki, “iki dudak demokrasisi” her yerde egemenliğini kurabiliyor. Tercih sistemiyle bu egemenliği kırsanız da, bu kez partinizden dışlanmakla karşı karşıya kalıyorsunuz.

22 Temmuz seçimleri arifesinde yaşanan bu olay bana bizim gerçeğimizi tekrar anımsattı: Liderlerin vekilleri olarak parlamentoya seçilecek ve milletten sadece “onay” alacak olan bizim “milletvekillerimiz” de aynı biçimde iki dudağın insafına, hoşgörüsüne kalmış durumda. Listelere “konmayan” milletvekillerine bir inceleyin, “muhalif” olmanın bedeli nasıl ödettiriliyor görürsünüz.Yıldırım, seçimde listenin 18’inci sırasında olmasına karşılık tercih oylarıyla 4’üncü sıraya yükselip seçilmeyi başarıyor. Biz de bu şans da yok. Lider ve yanındaki ekibi sizi, “çeşitli” kriterlere göre eliyor. Milletin onayına sunmak için.

Ama bir kriter var ki, onsuz olmuyor: Sadakat.

Liyakat sadakata kurban verilirken, itaat siyasetinizin temel düsturu oluyor. Ve temsil ettiğinizi zannettiğiniz, milli irade, genel başkanların iradesi ile yer değiştiriyor. Böylece sadece liyakat değil, “milli irade”de liderlerin hegomonyasına kurban ediliyor.

Anlaşılıyor ki, sadece Türkiye’de değil, Hollanda’da dahi, siyasi partiler, “parti disiplini” adı altında küçük krallıklara dönüşmüş.

Lider oligarşisinin, tüm parti yönetimine sindiğini gördüğümüz bu örneği Türkiye, nerdeyse her gün yaşıyor: Ön seçim yapmadan, “merkez yoklaması” denilen bir garabetle milletvekilleri belirlendi. Lider ve ekibi seçimlerin birinci turunu yaptı. Pazar günü biz ikinci turda seçtiğimizi sandığımız milletvekillerini sadece “tasdikleyeceğiz.”

“İki dudak demokrasisi”ne dönüşen siyasal sistemimizde bir seçim “oyunu” daha oynayacağız.

Bu arada Düzgün Yıldırım, partisi atsa da bağımsız veya başka bir partide senatör olma şansına sahip. Belki mücadele ederse Sosyalist Parti’ye “demokrasiyi” öğretme şansı olabilir.

Ya Türkiye’deki durum? Heveslenmeyin, bizim hiç şansımız yok.

Bu Siyasi Partiler Yasası yerinde durdukça…

03 Temmuz, 2007

DP’den “demokratik parti” vaadi


Demokrat parti ses getirmese de, gerçekleştiğinde etkisi büyük olabilecek bir vaade seçim bildirgesinde yer verdi: Siyasi partilerin demokratikleştirilmesi. Bu bildirgenin benim için en önemli vaadini, “siyasi partilerin demokratikleştirilmesi” oluşturmaktadır. Sivil Anayasa kadar önemli olan bu vaat, Türkiye’deki “iki dudak demokrasisi”nin yarattığı tahribatın artık bildirgelere yansıyacak kadar kavranmaya başladığını göstermektedir.

Uzun zamandır anlatmaya çalıştığınız bir sorunu, bir partinin seçim bildirgesinde, ana hatlarıyla da olsa görmek, gerçekten heyecan verici.

Partilerin demokratikleştirilmesi, ülkenin gerçek bir demokrasiye kavuşmasının ön koşuludur. Bu vaadin çok önemli olduğunu, “Türkiye’nin önünü açabilecek” en önemli yasal ve yapısal değişikliklerden biri olduğu söylemek istiyorum. Siyasetten uzak duran “farklı” akılları, insanlarımızı siyasal sistemin içine kazandırmanın önündeki en önemli engel, parti-içi demokrasiyi yok eden “iki dudak demokrasisi”dir.

Türkiye’nin “vizyonu” 3-5 liderin ufkuna kilitlenmiştir. Milletin iradesini sakatlayan bu yapıyı aştığımız zaman, her düzeyde farklı ses, çözüm arayışları ve önerilerin partilerimizde yeşermesi, destek kazanması mümkün olabilecektir. Parti disiplininin çiğnenmesi, liderin karizmasının sarsılması, hizipçiliğin hortlaması, örgütçülerin partileri ele geçirmesi vb. endişelerle yıllarca, genel başkan ve yakın ekibinin emrine terk edilen partiler, yeniden “milletin-üyelerin” partisi olabilecektir.

Demokrat Parti “siyasi partilerin demokratikleştirilmesi” vaadinin gerekçelerini de ayrıntılı bir biçimde analiz ediyor: “Siyasal partilerin çoğu bir türlü, tabanın talep, yaklaşım ve isteklerinin üst yönetimlere yansıtılabildiği parti içi demokrasi mekanizmalarına kavuşturulamamıştır.Genelde bütün partilerin, tek finansman, tek örgütlenme, tek demokrasi anlayışını benimsedikleri Türkiye’de, parti programlarını ve tüzüklerini birbirlerinden ayırmak son derece güçtür. Birçok partide, bütün kararlar liderler tarafından alınmakta ve parti teşkilatları tarafından hiyerarşik yapıda alt kademelere dayatılmaktadır. Hiyerarşik yapılanmada, her aşamada katılım ve karar verme hakkı bir üst düzeye devredilmektedir. Hâlbuki demokratik katılımın katı bir hiyerarşik yapıda gerçekleşmesi mümkün değildir. Çağdaş demokratik sistemde esas olan, herkesin eşit koşullarda, karar alma mekanizmalarına doğrudan katılımıdır. Vatandaşla, birçok siyasetçi arasındaki iletişimin kopuşunun sebebi, halkın temsilcisi olması gereken siyasetçinin, yukarıda özetlediğimiz mevcut durumda, liderinin sözcüsü konumuna oturmasıdır. Üst yönetimdeki şeffaf olmayan yapı, doğrudan yerel düzeyde teşkilatlara yansımaktadır.”

Tabanı ve tavanıyla tam anlamıyla demokratikleşememiş siyasal partilerin, toplumsal
gerçeklerin farkında olmalarının mümkün olmadığı vurgulanan DP bildirgesinde, bu durumda da milletin sorunlarına akılcı çözüm önerileri geliştirmenin zorlaştığını belirtiliyor.

Mevcut ortamın, “popülizm”den başka bir şeye yer bırakmadığı gerçeğini DP kavramış görünüyor. Bu çerçevede de yapılan analiz ve öneri DP’den şöyle geliyor:
“Ülkenin dağ gibi birikmiş temel sorunlarına çare bulmak yerine, cumhuriyetin temel değerleri, geleneksel değerlerimiz, bayrak, vatan, cumhuriyet gibi mukaddeslerimiz üzerinden milletimizi kutuplaştırmak suretiyle popülist oy avcılığı yapmak, Türkiye’deki siyasal partilerin çoğunun stratejik önceliği haline gelmiştir.

Öte yandan, demokratik katılım mekanizmalarına uzaklıkları itibariyle birbirinin aynısı olan birçok siyasal partinin, toplum nezdinde farklı olduklarını ispat için zıtlıkları ve gerginlikleri derinleştirme gibi bir yöntemde ısrarcı oldukları da aşikârdır. Bunun tabii sonucu, millete farklı çözüm önerileri sunmak yolunda yapıcı ve uzlaşmaya açık rekabet yerine, sorunları içinden çıkılmaz hale getiren çatışmacılığa ve münaferete sürüklenmeleridir.”

Ancak AKP ve CHP’ye, Siyasal Partiler Kanunu’nun yeni bir ruh ve anlayışla yazılmasıyla, siyasal hayatın demokratikleştirilmesine katkı sağlamaktan ısrarla uzak durdukları eleştirisini getiren DP, aynı eleştirinin kendi iktidarları dönemi için de geçerli olduğunu unutmuşa benziyor.

Bildirgesinde DP, AKP’nin Siyasal Partiler Kanunu’nda iktidarı döneminde yaptığı değişikliklerin, demokrasiyi genişletici değil, daraltıcı bir nitelik taşıdığını belirtirken, DYP iktidarları döneminde de aynı yolun izlendiğinin hatırlanmasında fayda vardır.

Bildirgelerinde siyasi partilerin demokratikleştirilmesine yer veren AKP ve DP’nin, başka bir ifadeyle, Türkiye’de demokrasinin çağdaş ölçülerde, demokratik kültürün kök salmasıyla mümkün olabileceğinin farkına varmış görünenlerin, seçimden sonra bu konuda atacağı adımlar, ciddi bir samimiyet sınavına yol açacaktır.

DP, barajı aşabilirse önerisindeki samimiyeti göreceğiz, ama AKP’nin bir baraj sorunu yok, hatta tek başına iktidarı yeniden zorladığı görülüyor. Bu konuda asıl sınavı AKP verecektir.

Milletin iradesini, liderlerin iki dudağı arasına teslim eden yasal yapıya son verilmesi, Türkiye’nin hemen her alanda önünü açacak, yeni yürek ve beyinlerin siyaset sahnesinde söz alması demek olacaktır. Gerçek “seçim” yarışı, ancak o zaman mümkün olacaktır.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails