AKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

04 Nisan, 2011

İki dudak demokrasisi arşivine katkı - 4 -

Akif Beki'nin Radikal Gazetesi'nde 2 Nisan tarihinde yayımlanan köşe yazısı, Türkiye'de milletvekili adayı olanların özellikle "iktidar partisi"ndeki "seçim" aşamalarını içerden açık bir dille, gerçekten bir ibret vesikası olacak nitelikte aktarıyor. (İbret vesikası terimini bu aralar çok kullandığımın farkındayım, ama başka bir söz, deyim bulamıyorum.) Hele son cümleleri, birilerinin bizimle de, kendisiyle de nasıl dalga geçtiğini açıkça gösteriyor: "Demokrasilerde sandıkla gelen, sandıkla gidiyor nitekim." Beki, özellikle "parti-içi demokrasimizi" bu kadar deşifre ederken, hala sandık sözünü nasıl edebiliyor? Neredeyse herkes, her milletvekili (aday) adayı, lider ve ekibiyle gelip, lider ve ekibiyle giderken...


Buyrun her satırını dikkatle okuyun:




Seçim havaları niye gelmedi?




AK Parti, aday değerlendirmelerini son aşamaya kadar getirdi. Finale kalan bin kişilik liste, pazartesi günü dosyalarıyla birlikte Başbakan Erdoğan’a sunulacak. Seçim sath-ı mailine girdik güya, önümüz kampanya baharı. Siyaset kulisleri sıcak, ateş bacayı çoktan sardı aday adaylarında. Ama gündem durulmuyor bir türlü, sıra gelmiyor onların heyecanına ortak olmaya.
Medyayı ilk kez bu kadar mesafeli görüyorum. Gazeteler aday kulislerine ilgisiz, televizyon haberleri çekişmelere duyarsız. Siyasetin nabzını tutmuyor kimse, seçmenin ateşini ölçmüyor hiçbiri. Hararetli tartışmalar yaşanmıyor ekranlarda. Partiler kendi halinde liste yapmakla meşgul, medya oralı değil.
HSYK’nın sürprizlerle dolu kararnamesinden midir, savcı tayin terfilerinden mi; Ergenekon operasyonlarından mıdır; Libya’daki savaştan, Suriye’deki iç karışıklıktan mı? Yahut muhtemeldir ki galibi baştan belli bir yarış olmasından... Havasına giremiyoruz sürecin.
Neler oluyor parti genel merkezlerinde; kim gidiyor, kim kalıyor listelerde; ağır toplar, vitrinlik yeni isimler var mı; aday tercihlerine hangi ön mülahazalar etki ediyor? Doyurucu bir kulis haberi, adamakıllı bir değerlendirme yazısı okuyamadık hâlâ.
Aday adaylarının karnesini kilit altında tutuyor AK Parti. MHP ile CHP daha geriden geliyor. Benden bir ısındırma yazısı olsun, bakalım son havadis nedir?
Eleyenler ve elenenler
AK Parti kulislerine meraklı bir bekleyiş hâkim. Heyecan had safhada. Aday adayları ilk sınavlarını verdi, ama sonuçlar sır gibi saklanıyor.
Nihai listelerin Yüksek Seçim Kurulu’na teslim edileceği 11 Nisan akşamı saat 5’e kadar da adaylığa hak kazananlar açıklanmayacak. Akıbetinin ne olacağını henüz bilmiyor kimse. Sayıları 5 bin 500’ü bulan aday namzetlerinin uykusunu kaçıran da bu belirsizlik zaten.
Birinci kademe komisyonlarında ön eleme çarşamba günü tamamlandı. Eleğin üstünde kalan aday adayları şimdi ikinci bir süzgeçten geçiriliyor. Yarı final listesini çalışan üst komisyonlar için pazartesi son gün. Bu turu da aşan isimler, Başbakan Erdoğan başkanlığındaki nihai komisyona havale edilecek.
CHP ile MHP’de de ön eleme süreci devam ediyor. Adaylık müracaatı kabul edilenler, merkez yoklaması, bazı illerde ön seçim ve kısmi teşkilat yoklaması gibi karmaşık yöntemlere tabi tutuluyor.
AK Parti’de adaylık başvuruları 14 Mart’ta sona ermişti. Temayül yoklamalarından sonra, her birine bir genel başkan yardımcısının nezaret ettiği 12 alt komisyon, yüz yüze mülakatlara aldı adayları. Her komisyonda 3’er MKYK üyesi çalıştı.
Mesela 860 kişiyi bulan İstanbul listesi 130’lara düşürüldü. Ankara, 400 civarından 80’e kadar indirildi. Toplamda 5 bin 500 aday adayından yalnızca 1200’e yakını bir üst komisyona kalmayı başardı.
AK Parti’de yarı final
Yarı final aşaması perşembeden itibaren başladı. Bu kez her birine 2 genel başkan yardımcısının baktığı 6 komisyon yetkili. Onlar da yarı finalistleri yarı yarıya eledikten sonra, kalan 600 kişilik finalistler listesini en üst komisyona sevk edecek.
Nihai komisyona, bizzat Başbakan Erdoğan başkanlık ediyor. 6’sı sabit, 2’si değişken toplam 8 üye yer alıyor bu komisyonda. Bir alt komisyon aşamasından geçen 600 isme, mevcut 330 milletvekilinin de ilavesiyle, takriben 1000 kişi arasından son seçmeler burada yapılacak. Ve son gün geldiğinde, 550 kişinin adı formlara yazılarak sarı zarfa konup mühürlenecek.
Zarfın YSK’ya verildiği an, heyecanın tavan yapacağı andır. Herkes listelerde adını arayacak. Kimi yerini, kimi sırasını beğenmeyecek belki, ama 550 kişinin yüzü gülecek sonunda. 5 bin kişilik bakiye ise gergin haftaların ardından buruk ve derin bir iç çekerek rahatlamaya kavuşacak.
Ok yaydan çıktı; ne bu seferlik kaybedenler üzülsün ne de şımarsın geçici zafer kazananlar. Demokrasilerde sandıkla gelen, sandıkla gidiyor nitekim.
Radikal Gazetesi/02.04.2011

14 Mart, 2011

İki dudak demokrasisi arşivine katkı -3-

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 8 Mart tarihli TBMM Grup konuşmasında "iki dudak demokrasisi"nin AK Parti'de nasıl işlediğini anlatan önemli açıklamalar yaptı. Elbette , anlattıklarıyla aslında ne kadar parti-içi demokrasiyi uyguladıklarını vurgulamak istiyor.

Ve bazı "çevrelerden" söz ediyor, bu konuyu iki de bir de gündeme getiren. Aslında bu konuyu "kimse" gündeme getirmiyor, getiremiyor, neredeyse tek satır yazan , soran yok. Ama ben Başbakanı vicdanı konuşturuyor diye düşünüyorum. Çünkü en iyi o biliyor, iktidar partisinde "iki dudak demokrasisi"nin nasıl işlediğini ve en iyi de o anlatıyor. Okuyun:


"Burada bir şeyi ifade etmek istiyorum, sürekli tabi bazı çevreler bizim sistemimizi hala kavrayamadılar, anlayamadılar. İkide bir tek adamcılık, şu bu filan gibi şeyler söyler dururlar. Değerli arkadaşlar, bakın biz milletvekillerimizi, mevcut milletvekillerimizi temayül yoklamasına sokmuyoruz, il başkanlarımızı da sokmuyoruz. Ama bir temayül yoklaması yapacağız. Ve bu temayül yoklamamızı teşkilat bünyesindeki tüm arkadaşlarımızın kanaatini alarak il, ilçe, belde ta sandığa kadar onların kanaatlerini alarak temayül yoklamalarında bir netice elde edeceğiz. Fakat şunu bilmenizi istiyorum: Temayül yoklaması biz de belirleyici değildir. Çünkü buralarda bir kurumsal tutuculuk her zaman olabiliyor. Aksi taktirde kurumun dışına çıkmak mümkün olmayabiliyor. Temayül yoklamasında bir üst çalışma yapılacak ardından, ki bu temayül yoklamaları gerek Merkez Karar Yönetim Kurulu üyesi arkadaşlarım, gerek milletvekili arkadaşlarımızdan oluşan heyetlerin katılımıyla yapılacak illerde. Ve bunun ardından Genel Merkezde bir ikinci kademe değerlendirme bu gelen temayüller üzerine yapılacak. Onun üzerinden bir çalışma ara değerlendirme olarak üçüncü kademede tekrar yapılacak. Oradan da geçtikten sonra en son İcra Kurulu olarak bizim önümüze gelecek ve nihai kararı da orada biz arkadaşlarımızla müzakere ederek vereceğiz.
   Tabi bu arada bizler şu anda 81 vilayette mesela bir kamuoyu araştırması bitirdik. Yani önümüzde bizim bir röntgen var, ama ikinci bir röntgeni de çekeceğiz. Bu da tamamen bu çalışmaların dışında. Halkın kendi ilinde kimleri arzu ettiğini, talep ettiğini de öğreneceğiz. Olur ki bizim ufkumuza farklı zenginlikler katacak neticeler de çıkabilir. Buralarda da farklı şeyler olmuyor mu? Maalesef oluyor. Biz bunları da biliyoruz. Yani oralarda kamuoyu araştırmalarını yapan kişileri de baskı altına, etki altına almak isteyenleri filan da biliyoruz, bunların farkındayız. Ve bunların farkında olarak biz yine bu değerlendirmelerimizi yapıyoruz. Çünkü istifade edebileceğimiz oradan da bilgiler olacaktır. Yani burada bilim, teknolojinin bu alandaki tüm imkanlarını seferber ederek, kamuoyu araştırmaları, anketler yoluyla elbette o illerdeki kanaat önderlerinin, şehrin ileri gelenlerinin, teşkilatın, siz milletvekillerimizin görüşlerini de alarak listelerimizi şekillendireceğiz.
   Genel Merkezimizde bu program yapılırken bir taraftan da propaganda sürecinde kullanılacak malzemeyle ilgili çalışmalarını sürdürüyor, orada da çok ciddi adımlar atmış vaziyetteyiz. Ve yapıcı, ufuk, vizyon verici bir anlayışla milletin huzuruna çıkacağız. Bununla ilgili de şu anda seçim beyannamemize yönelik çalışmalar yine Medya Tanıtım Genel Başkan Yardımcımızın Başkanlığında bu çalışma yürütülüyor. Ve inşallah aday tespitlerini bitirdikten sonra da yapacağımız çok büyük bir inşallah toplantıyla seçim beyannamemizi açıklayacağız. Bu 2023 vizyonudur, bu Cumhuriyetimiz 100. kuruluş yılının inşallah nasıl bir Türkiye olacağının vizyonu olacaktır. Dediğim gibi bu listelerin içerisinde bayan arkadaşlarımızın sayısının daha da artmasına fırsat verecek imkanları teşkilatımın hazırlamasını istiyoruz. Aynı zamanda 25-30 yaş arası genç kardeşlerimizin bu listelerde yer almasına fırsat verecek zeminin de oluşmasını istiyoruz. Ve bu şekilde inşallah yeni döneme hazırlanalım istiyoruz. Milletimizden istikrar adına, güven adına, güçlü Türkiye adına, 2023 hedefleri adına bir 4 yıl daha biz yetki isteyeceğiz."

17 Eylül, 2007

Anayasa Tartışmaları Kılavuzu

Çok uzak olmayan bir gelecekte, yeni bir Anayasamız olacak. Sessiz kamuoyumuz, hafif hafif konuya ısınmaya, köşe yazarları, artık ayyuka çıkan ilk “taslak” üzerinden yazılar yazmaya başladılar.

Önce süreç nasıl başladı, işliyor ya da işleyecek onu saptayalım:

AKP seçimlerde bildiğiniz gibi “Sivil Anayasa” vaat etti. Vaadinin gereğini yerine getirmek için, Prof. Dr. Ergun Özbudun başkanlığında 6-7 kişilik bilim adamları grubuna bir TASLAK hazırlattı. Fakat bu taslak, AKP’nin kendi önereceği TASLAK DEĞİL. AKP bu taslağı temel alarak, kendi önerisini şu anda hazırlıyor. Yani şimdi toplumun tüm kesimlerinin önüne koymak için kendi anayasa TASLAĞINI yazıyor. Partinin hukukçu ağırlıklı bir komisyonuna bunu yaptırıyor. Bu TASLAĞI yakın bir tarihte kamuoyuna açıklayacaklar.

Bu aşamada ve sonrasında, biz yurttaşlar olarak ne yapabiliriz? İşte adım adım bir kılavuz:

1. Önce mevcut Anayasamızı bir güzel okuruz. Çok uzun ve sıkıcı geliyorsa, ben zaten hukukçu değilim falan diyorsanız, sizi ilgilendirdiğini düşündüğünüz bölümlerine bir göz atabilirsiniz. İnternette mevcut. Anayasa Mahkemesi’nin sitesini öneririm.

2. Daha önce yapılmış Anayasa tartışmalarına bir göz gezdiririz. Yine internetten ulaşmak mümkün. Ayrıca daha önce yapılmış, değişik Anayasa taslaklarına bakarız. Şimdi ben hukuk dilinden anlamam, kim uğraşacak da bulacak bunları demeyin. Yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlarlar, hem “YURTTAŞ OLMAK” o kadar kolay değil. (Ayrıca yabancı dil biliyorsanız şöyle yurt dışına bir uzanın da demiyorum)

3. Sizi rahatsız eden maddeleri, etmeyenleri, değişmesini istemediklerinizi, başka yazarların, bilim adamlarının katıldığınız fikirlerini not edersiniz veya “bloğunuzda” bir yazıya dökersiniz. Ufak ufak başladı bile.

4. Ve AKP Taslağını açıkladı. Basındaki tartışmalardan önce, elinizde ne istediğinizi/istemediğinizi, sorunlarınızı bilme şansınız var artık.

5. AKP’nin taslağını ben olsam, mevcut Anayasadan önce hazırlattığı ilk taslakla karşılaştırırım. Bakalım siyasi akıl, bilim adamı “aklına” nerede katılmış, nerede ekleme, çıkarma yapmış. Ardından mevcut Anayasada neleri değiştiriyor, bakarım.

6. Maddelerin seçenekli sunumunda gerçekleşen olası laf cambazlıkları özel ilgi alanıdır, bazılarının. Olabilir.

7. Önerdiklerini tek tek virgülüne kadar okumak/tartışmak zorundayız. Örneğin benim genel bir bakış açım, temel bir talebim var: Demokratik, adil, laik bir Cumhuriyet Anayasası, hep bu açıdan bakacağım.

8. Özel bir de talebim/derdim var: Yakında onları da yazacağım. Anayasamızın bizi “iki dudak demokrasisi”nden korumasını, milletin iradesini yine millete teslim etmesini istiyorum. Umarım sizin açınız daha geniş olur.

9.Anayasa’nın değiştirilemeyecek, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek hükümlerini artık ezberlemek ve onlara sahip çıkmak zorundayız. Bir askeri darbe yerine “sivil” darbeye izin vermemek için.

10. Ondan sonra gelsin tartışma, gelsin yeni öneriler, gelsin tembel muhalefet partilerinden eleştiriler, STK’lar kendi talep ve taslaklarıyla tartışmayı genişletsin. Uzlaşmayı temel alsak da, her şey de uzlaşmak zorunda değiliz.

Biliyorum, hukuk ve özellikle Anayasa hukuku başlı başına bir “uzmanlık” alanı. Ve hukuk neredeyse kendi dili olan bir disiplin. Ancak belki de sadece bu nedenle bile tartışmaya katılmak, basit, herkesin anlayacağı, özgürlükçü ve adil bir Anayasanın hazırlanması için katkı sunmak zorundayız.

Kimileri için “bu ‘onların’ taslağı ve Anayasası, zaten böyle bir şey yapamazlar. Ben oynamıyorum.” demek de bir seçimdir.

Ancak diyorum ki; tartışmaya katılsanız da katılmasanız da ortaya çıkacak metin, bütün hayatımızı ve geleceğimizi etkileyecek. Bu Anayasayı tamamen AKP Anayasası değil, etkileyebildiğimiz kadar milletin Anayasası yapmak, “ben oynamıyorum” demekle mümkün değil.

Biliyorum, herkesin önemli bir sürü işi var. Hepsi birbirinden önemli. Onları bir an önce yoluna koyun. Ve çok oyalamayın, hazırlanın.

Bir ANAYASA yapacağız.

27 Ağustos, 2007

Anayasayı biz “yapmalıyız”

"Sivil Anayasa"nın ilk taslağı ve sızanlar üzerinden tartışmalar yapılıyor. AKP özellikle Prof Dr. Ergun Özbudun ve ekibine hazırlattığı ön taslağa hukukçulardan oluşturduğu komisyonla çeki düzen veriyor. Hem Özbudun’la yapılan röportajlardan hem de basında bu taslakta yer alan “ilginç” bölümler üzerinden kamuoyunun örtülü ilgisiyle bir tartışma isteği seziliyor.

Ancak önümüze konacak bir taslaktan çok önce “kendi” beklentilerimizi “Sivil Anayasa”dan taleplerimizi parlamentoya ve tüm kamuoyuna duyurmalıyız.

AKP’den yapılan açıklamalara göre taslak metne son şekli verildikten sonra sivil anayasa tüm milletvekillerine ve sivil toplum kuruluşlarına götürülerek, görüşleri alınacak. Ayrıca daha sonra internet sitesinde yayınlanarak kamuoyunun görüş ve düşüncelerine başvurulacak. AKP’nin planına göre, ekim ayından itibaren Meclis’te ele alınacak olan Anayasa değişikliği için 2008’in Şubat-Mayıs aylarında referanduma gidilecek.

Bu taslak önümüze konduğunda, geçmişte yapılan bu tartışmalar çok daha fazla yol gösterici olacaktır. Türkiye ilk kez bir anayasa yapmıyor. Ama uzun zamandır ilk kez “siviller” bir anayasa yapacak. Ve bu seferde siviller, sadece “lider vekillerinden” oluşmasın. Halk her aşamasında anayasasını tartışsın, oluştursun. Bu sadece Meclis’e bırakabileceğimiz, “vekillerimize” devredeceğimiz bir konu değildir.

22 Temmuz seçimleri gibi bu tartışmalar, tüm ayrıntılarıyla, hatta anayasayı oluşturan temel haklar ve ödevler başta olmak üzere tüm bölümlerini kapsayacak bir biçimde dizayn edilebilir.

Geçmişte başta TÜSİAD, sendikalar, üniversiteler olmak üzere birçok kurum, topluluk Anayasa taslakları hazırladı, bunlar da bulunup tartışmanın zenginleşmesi, farklı bakış açılarının oluşması için internet ortamına taşınabilir. Ayrıca bu konudaki haberler özel olarak derlenebilir.

Bu satırların yazarı, “temsil” konusunda ciddi sorunlar taşıyan, lider vekilleri ile dolu bir Meclis’in “sivil bir anayasa” da yapamayacağına inanmaktadır.

Bu inancımı değiştiren bir değişiklik de henüz ufukta görünmemektedir.

Ancak, bir toplum tüm yaşamını, haklarını, hukukunu, ödev ve sorumluluklarını nasıl yönetileceğini belirleyen temel bir belge yeniden yazılırken suskun kalmamalıdır. Bu suskunkunluğun boyutları ilerde yaşayacağız demokrasi dışı olayların derinliğini de belirleyecektir.

1982 Anayasası yapılarken, önüne konanı onaylamak/onaylamamak seçeneği dışında davranamayan bir toplum olmaktan bu sefer çıkmalı, yeni sivil anayasamızı sadece tasdik etmemeli, “yapmalıyız.” Toplumun tüm kesimleri, hep birlikte…

Anayasa, ancak böyle "sivil" olur.

Türkiye’de önümüzdeki aylarda tartışacağımız bundan daha önemli, daha hayati bir konu yoktur.

19 Temmuz, 2007

AKP seçimi neden kazanacak?

Seçime 3 gün kaldı. Siyasette 24 saat bile uzun bir süredir, ancak artık sonuçları değiştirecek çok dramatik bir gelişme ve seçmenlerin kanaatlerini doğrudan etkileyecek bir adım atılacağını sanmıyorum. Anketlerde biraz abartılı da çıksa, sonuç artık belli oldu: AKP açık ara seçimi kazanacak.

Üstelik tek başına iktidar olma şansı da çok yüksek. Ve bir olmayanı da başarabilir, iktidardayken oy oranını da artırabilir. Genelde seçim sonrasında “neden kazandı?” diye bir analiz yazılabilirdi. Ama görünen köy kılavuz istemiyor, 23 Temmuz sabahı bizi bir sürpriz beklemiyor.

Neden AKP kazanacak?

Üstelik işsizlik, gelir dağılımı, terör, asayiş konularında kitleleri etkileyecek bir iyileşme yaşanmadığı halde, hatta dış politikada geniş kitleler tarafından “ödün” diye algılanan adımlar atılırken.

Neden, üstelik oylarını artırarak tekrar AKP kazanabilir?Bir değil, birçok sebebi var. Sayacağım bu sebeplerin, kişilerin oy verme davranışına etkisi farklı düzeylerde, ancak birkaçının veya tümünün etkisi altında kalan kitleler, 22 Temmuz’da AKP’ye bir kez daha önemli bir “iktidar” fırsatı tanımaya hazırlanıyorlar. Bu fırsatın değerini ne kadar bileceği, bilip bilemeyeceği ayrı bir tartışma/yazı konusu.

Halkımız 2002 yılında %34.4 oranında AKP’ye oy verdi. Ve bu oy 2004 yılında yerel seçimlerde % 41’i aştı. AKP seçmeni diyebileceğimiz bir kitle “sosyolojik” olarak net bir tanıma sahip olmasa da, artık var. Partilerine bağlılık oranı yapılan farklı araştırmalarda %70-80 aralığında seyrediyor. Üstelik AKP çok yeni bir parti, bu birçok partiye göre oldukça yüksek bir oran. Partiye oy verenlerin sadakati, partilerinden vazgeçmemesi, AKP’nin zaten seçim yarışına çok önden başlamasını sağlıyor.

Neden vazgeçmiyorlar ve AKP neden yeni seçmen kazanıyor?

Bu sorunun yanıtı sadece AKP’nin becerisinde değil, özellikle muhalefetin “beceriksizliğinde” saklı. Belki de en önemli etkenler son birkaç ay içinde yaşanalar da aranmalı.

Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde Meclis’te yaşananlar, 367 şartının ilk kez aranması, Anayasa Mahkemesinin kararı ve e-muhtıra, halkın önemli bir kısmının, özellikle AKP'ye daha önce oy veren seçmenin yeniden AKP’nin arkasında durmasına yol açtı.

Bu arkada durmanın önemli etkenlerinden biri de : Seçim ve adaylık sürecinde ana eleştirilerin Abdullah Gül'den çok, eşinin başındaki türbana ve dindarlığına (dinciliğine!) yönelik gibi bir “izlenimin” toplumda hakim olması, “muhalefetin” bu “havayı” dağıtmak yerine, beslemesidir.
CHP’nin stratejik olarak tüm muhalefeti arkasında toplama niyetiyle sürdürdüğü "laik-anti laik kutuplaşması", belli açılardan kararsız olan seçmenlerin bir kısmının AKP'ye yönelmesine neden oldu.

Toplumu ortadan ikiye bölme ve bir tarafında “ana muhalefeti” sahiplenme gayreti, aynı alandan oy alan MHP, DP, GP vd. küçük partiler yüzünden CHP için etkili bir seçim sonucuna bir türlü dönüşemedi. Bir tür polarizasyon içine sürüklenen seçmenler, bu ortamda farklı saiklerin etkisi altında davranabilecek duruma düştüler.

"Cumhuriyet mitingleri" ve sonrasında CHP’nin bu mitingleri “sahiplenme” ve “solda birlik” için bir katalizöre dönüştürme gayreti, çok parçalı “laik” blok arasında bir bölünme yaratırken, başka partilerde de büyük tepkilere neden oldu. Ayrıca bu süreçte sessiz kalan, anti laik olarak “nitelenen” muhafazakâr-dindar kesimler, Anadolu’da bu “kutuplaşmaya” tepkisini gösterecek bir kanal-alan bulamadı. Sadece AKP mitinglerinde görünerek içine girdiği psikolojik yenilmişlik duygusundan çıkması mümkün olmayan bu kitlelerin, rövanşı sandıkta alma eğiliminde olduklarını söylemek çok yanlış olmayacaktır.

Bu kutuplaşmanın yarattığı kırılma, belki de AKP’ye oy vermeyecek, hatta vazgeçebilecek muhafazakar kesimlerin tekrar ona yönelmesine yol açacaktır. Bunu en çok besleyen etken, 27 nisan gecesinde Anayasa Mahkemesi kararını bile bekleyemeyen “askerlerin” yayınladıkları “e-muhtıra”dır. Mağduriyetin “sivil” tarafını, tamamen “askerileştirmiş”, siyasi mücadele, halkın geniş kesimlerinin gözünde tamamen “devletin” müdahalesine dönüşmüştür.

Bu süreci ve “mağduriyetin” kazanımlarını iyi değerlendiren AKP, bildiriye yanıt verme “cesaretini” göstermiş, alttan almadığı izlenimi de yaratmıştır.

Recep Tayyip Erdoğan’ın liderlik yetenekleri, “mağduriyeti” aşarak başbakanlığa gelmiş bir “mazlum” olması ve kendi kitlesi içinde kabul görmüş olan karizması da, seçmenini partisinde tutarken, kararsız ve yeni oy kullanacak seçmenler için de bir adres olmasını sağlamaktadır. “Meydan okuyan, Kasımpaşalı tavrı” geniş kitlelerde bir karşılık bulmaktadır. Yapılan anketler ve araştırmalar, AKP’nin tüm Türkiye coğrafyasından yüksek oranda oy alan tek parti olduğunu göstermektedir.

AKP’yi sadece kendi izlediği politikalar ve “mağduriyet” sandıkta başarıya götürmeyecektir. Özellikle muhalefet partilerinin izledikleri, hatta tercih ettikleri politikalar da seçmenin hem AKP’den vazgeçmesi için bir neden oluşturmamakta hem de yeni-kararsız seçmene bir alternatif yaratamamaktadır. Hatta AKP'ye karşı tek güçlü "muhalefet". başbakanın kendi "dili" olmuştur.

2002 seçimleri öncesinde yaşanan büyük ekonomik ve siyasi kriz sırasında Türkiye’de vatandaşa “adres” yokluğunda, adres olma şansı bulan AKP, şimdi bu kez de “gerçek” muhalefet yokluğunun şansını kullanacak görünüyor. Birçok yazar çizeri, seçmenlere “AKP’ye değil, CHP ya da MHP oy verin” telkinine yönelten “kutuplaşma”, diğer partilerin seçmenlerinin “iktidar” şansını nerede aradıklarını, sandıklar açıldığı zaman gösterecektir.

AKP karşısında “kutuplaşma”, yani negatif politika ve kampanya iletişimi dışında, geleceğe yönelik “umut” verecek proje siyasetini sergilemeyen muhalefet, üstelik rakibinin “mağdur”a dönüştürülmesine katkı sağlayarak, kendisine oy verilmesi için somut bir neden yaratamamaktadır. Vatandaşın algısını çözemeyenler, onu yönetemezler de.

Tüm seçim kampanyasını 3-4 ana tema üzerinde kilitleyen, “mazot, ip, fındık, gemi” tartışmalarıyla yetinen muhalefet, Türkiye’nin temel sorunlarını tartıştırma ve sergileme fırsatını kaçırmıştır. Sadece başbakanın sözleri/gafları üzerinden üretilen "reklam kampanyalarının" ise oya dönüşme sansı yoktur. Zaman iyi kullanılamamış, seçim günü gelip çatmıştır.

Siyasal iletişim bir ikna sürecidir. Ve iknanın temel koşulları güven ve inandırıcılıktır. 22 Temmuz, tüm liderler için bu anlamda da önemli bir sınav olacaktır. Ama en çok, CHP ve AKP liderleri için…

03 Temmuz, 2007

DP’den “demokratik parti” vaadi


Demokrat parti ses getirmese de, gerçekleştiğinde etkisi büyük olabilecek bir vaade seçim bildirgesinde yer verdi: Siyasi partilerin demokratikleştirilmesi. Bu bildirgenin benim için en önemli vaadini, “siyasi partilerin demokratikleştirilmesi” oluşturmaktadır. Sivil Anayasa kadar önemli olan bu vaat, Türkiye’deki “iki dudak demokrasisi”nin yarattığı tahribatın artık bildirgelere yansıyacak kadar kavranmaya başladığını göstermektedir.

Uzun zamandır anlatmaya çalıştığınız bir sorunu, bir partinin seçim bildirgesinde, ana hatlarıyla da olsa görmek, gerçekten heyecan verici.

Partilerin demokratikleştirilmesi, ülkenin gerçek bir demokrasiye kavuşmasının ön koşuludur. Bu vaadin çok önemli olduğunu, “Türkiye’nin önünü açabilecek” en önemli yasal ve yapısal değişikliklerden biri olduğu söylemek istiyorum. Siyasetten uzak duran “farklı” akılları, insanlarımızı siyasal sistemin içine kazandırmanın önündeki en önemli engel, parti-içi demokrasiyi yok eden “iki dudak demokrasisi”dir.

Türkiye’nin “vizyonu” 3-5 liderin ufkuna kilitlenmiştir. Milletin iradesini sakatlayan bu yapıyı aştığımız zaman, her düzeyde farklı ses, çözüm arayışları ve önerilerin partilerimizde yeşermesi, destek kazanması mümkün olabilecektir. Parti disiplininin çiğnenmesi, liderin karizmasının sarsılması, hizipçiliğin hortlaması, örgütçülerin partileri ele geçirmesi vb. endişelerle yıllarca, genel başkan ve yakın ekibinin emrine terk edilen partiler, yeniden “milletin-üyelerin” partisi olabilecektir.

Demokrat Parti “siyasi partilerin demokratikleştirilmesi” vaadinin gerekçelerini de ayrıntılı bir biçimde analiz ediyor: “Siyasal partilerin çoğu bir türlü, tabanın talep, yaklaşım ve isteklerinin üst yönetimlere yansıtılabildiği parti içi demokrasi mekanizmalarına kavuşturulamamıştır.Genelde bütün partilerin, tek finansman, tek örgütlenme, tek demokrasi anlayışını benimsedikleri Türkiye’de, parti programlarını ve tüzüklerini birbirlerinden ayırmak son derece güçtür. Birçok partide, bütün kararlar liderler tarafından alınmakta ve parti teşkilatları tarafından hiyerarşik yapıda alt kademelere dayatılmaktadır. Hiyerarşik yapılanmada, her aşamada katılım ve karar verme hakkı bir üst düzeye devredilmektedir. Hâlbuki demokratik katılımın katı bir hiyerarşik yapıda gerçekleşmesi mümkün değildir. Çağdaş demokratik sistemde esas olan, herkesin eşit koşullarda, karar alma mekanizmalarına doğrudan katılımıdır. Vatandaşla, birçok siyasetçi arasındaki iletişimin kopuşunun sebebi, halkın temsilcisi olması gereken siyasetçinin, yukarıda özetlediğimiz mevcut durumda, liderinin sözcüsü konumuna oturmasıdır. Üst yönetimdeki şeffaf olmayan yapı, doğrudan yerel düzeyde teşkilatlara yansımaktadır.”

Tabanı ve tavanıyla tam anlamıyla demokratikleşememiş siyasal partilerin, toplumsal
gerçeklerin farkında olmalarının mümkün olmadığı vurgulanan DP bildirgesinde, bu durumda da milletin sorunlarına akılcı çözüm önerileri geliştirmenin zorlaştığını belirtiliyor.

Mevcut ortamın, “popülizm”den başka bir şeye yer bırakmadığı gerçeğini DP kavramış görünüyor. Bu çerçevede de yapılan analiz ve öneri DP’den şöyle geliyor:
“Ülkenin dağ gibi birikmiş temel sorunlarına çare bulmak yerine, cumhuriyetin temel değerleri, geleneksel değerlerimiz, bayrak, vatan, cumhuriyet gibi mukaddeslerimiz üzerinden milletimizi kutuplaştırmak suretiyle popülist oy avcılığı yapmak, Türkiye’deki siyasal partilerin çoğunun stratejik önceliği haline gelmiştir.

Öte yandan, demokratik katılım mekanizmalarına uzaklıkları itibariyle birbirinin aynısı olan birçok siyasal partinin, toplum nezdinde farklı olduklarını ispat için zıtlıkları ve gerginlikleri derinleştirme gibi bir yöntemde ısrarcı oldukları da aşikârdır. Bunun tabii sonucu, millete farklı çözüm önerileri sunmak yolunda yapıcı ve uzlaşmaya açık rekabet yerine, sorunları içinden çıkılmaz hale getiren çatışmacılığa ve münaferete sürüklenmeleridir.”

Ancak AKP ve CHP’ye, Siyasal Partiler Kanunu’nun yeni bir ruh ve anlayışla yazılmasıyla, siyasal hayatın demokratikleştirilmesine katkı sağlamaktan ısrarla uzak durdukları eleştirisini getiren DP, aynı eleştirinin kendi iktidarları dönemi için de geçerli olduğunu unutmuşa benziyor.

Bildirgesinde DP, AKP’nin Siyasal Partiler Kanunu’nda iktidarı döneminde yaptığı değişikliklerin, demokrasiyi genişletici değil, daraltıcı bir nitelik taşıdığını belirtirken, DYP iktidarları döneminde de aynı yolun izlendiğinin hatırlanmasında fayda vardır.

Bildirgelerinde siyasi partilerin demokratikleştirilmesine yer veren AKP ve DP’nin, başka bir ifadeyle, Türkiye’de demokrasinin çağdaş ölçülerde, demokratik kültürün kök salmasıyla mümkün olabileceğinin farkına varmış görünenlerin, seçimden sonra bu konuda atacağı adımlar, ciddi bir samimiyet sınavına yol açacaktır.

DP, barajı aşabilirse önerisindeki samimiyeti göreceğiz, ama AKP’nin bir baraj sorunu yok, hatta tek başına iktidarı yeniden zorladığı görülüyor. Bu konuda asıl sınavı AKP verecektir.

Milletin iradesini, liderlerin iki dudağı arasına teslim eden yasal yapıya son verilmesi, Türkiye’nin hemen her alanda önünü açacak, yeni yürek ve beyinlerin siyaset sahnesinde söz alması demek olacaktır. Gerçek “seçim” yarışı, ancak o zaman mümkün olacaktır.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails