Siyasi Partiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Siyasi Partiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mart, 2010

TÜSİAD da sonunda gerçeği gördü

Dün bu konuları yıllardır birlikte tartıştığımız arkadaşımın telefonuyla öğrendim, TÜSİAD'ın "hidayete" erişini... Yıllar sonra Türkiye'nin bu temel sorununa TÜSİAD'ın ilk kez bu kadar "açık" bir biçimde dikkat çekmeye çalışması, beni oldukça heyecanlandırdı.

Türkiye'nin en etkili "sivil toplum" örgütlerinden birinin, daha önce yayınladığı birçok çalışmada sağa sola sıkıştırarak yer verdiği eleştirilerini, artık en açık biçimde lafı evirip çevirmeden dile getirmesi kayda değer bir gelişme.

Yeniden yayınladıkları yayın organları GÖRÜŞ dergisinin ilk sayısının kapak fotoğrafı ve yazısıyla on yıllardır bu ülkenin aşılmaz bir gerçeği/sorunu halini alan, "iki dudak demokrasisi"ni TÜSİAD yeniden gündeme taşıyor.


Benim "iki dudak demokrasisi" olarak kavramsallaştırdığım, neredeyse 10 yıldır çeşitli mecralarda konuşarak, röportaj vererek dikkat çekmeye, bu blogta ve çeşitli gazete ve yayın organlarında yazarak gündemde tutmaya çalıştığım sorun, şimdi tekrar tartışmaya açılmaya çalışılıyor.

Elbette, muhatapları(liderler) bu tartışmayı "görmezden" gelmeye, alıştıkları gibi "yok saymaya" çalışacaklar. Sadece onlar değil, uzun yıllardır bu "görünen" gerçeği bir türlü gündemlerine almayan "aydınların/gazetecilerin/bilim adamlarının" tutumu da ilginç bir gösterge olacak benim açımdan. Ve bakalım TÜSİAD ne kadar dirençli çıkacak, ısrarını sürdürebilecek mi bu konuda...

Aşağıda TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner'in Görüş dergisi'nin tanıtım toplantısında yaptığı konuşmadan seçilmiş bölümler yer alıyor. Şimdilik bir değerlendirme ve eleştiri yapmadan sunuyorum, bu sözleri. Gelinen nokta, hem TÜSİAD hem de Türkiye açısından çok önemli... Eğer sonuç alıcı bir düzeye ulaşırsa, "değeri" çok daha iyi anlaşılacak.

Boyner'in konuşmasından bölümler:

"Kendini tanımayan, içine kapalı, kaderine razı bir ülkeyken, gücünün ve potansiyellerinin farkında, dünya ile iç içe, kaderini eline alabilmek için mücadele eden ve bunu büyük ölçüde başaran bir ülke haline geldik.
Ancak ne yazık ki, demokratik standartlarımızda ve siyaset kültürümüzde köklü bir dönüşüm gerçekleştirmek üzere başlattığımız tartışmalarda aynı sonucu alamadık. Bazı mevzi ilerlemeler kaydedebildik ama siyasetin bütününü çağdaş demokratik bir yapıya kavuşturacak değişimi sağlayamadık. Hatta kimi konularda tartışa tartışa başlangıç noktamızın gerilerine düştük, kavramların içini boşalttık.


Ne zaman Anayasa’da köklü bir değişiklik gerektiğini ortaya atsak, parlamento içi uzlaşmanın sağlanamadığından dem vuruluyor. Bize göre bu uzlaşmazlığın temelinde parlamenter sistemin iki temel unsurundaki zafiyet yatıyor.
•Demokratik standardı son derece tartışmalı bir siyasi partiler yasası
•Seçmen iradesinin meclise yansımasını tesadüfe bırakan bir seçim yasası


...demokratikleşme önerileri içinde sürekli yer almasına rağmen bir türlü Türkiye’nin, siyasetçinin ve aslında liderlerin gündemine giremeyen bir konuyu detaylarıyla işliyor: Siyasi Partiler ve Seçim Yasalarında Reform.

TÜSİAD olarak yıllardır bu konuyu siyasi partilerin gündemine getirmeye çalıştık. OLMUYOR. Herkes Anayasa tartışmalarına kilitlenmişken, biz tekrar kuvvetli bir şekilde kamuoyunun önüne bu konuyu getirmek istiyoruz. Çünkü bu konu, bizce siyaset kurumunun kendisinden beklenen reform yeteneğini kısıtlayan, vasatileştiren, arzu ettiğimiz Anayasal ve yasal reform sürecini verimsiz kılabilecek bir engel niteliğinde. O yüzden bizim açımızdan bir demokratikleşme paketinin en önemli unsuru ve belki de ön şartı.

Çok basit ifade etmek istiyorum: bugünkü siyasi partiler düzenlememiz lider odaklıdır. Lider ne derse onu yaparsınız, lider kimi seçerse onu komisyonlara koyarsınız, lider kimi seçerse onu aday gösterirsin, lider sizi beğenmezse partiden uzaklaştırırsınız, liderin klanı vardır, liderin polit-bürosu vardır.
Böyle bir yapıyı savunursunuz, “bu seçmen kendi haline bırakılınca kimi seçeceği belli olmaz” dersiniz ve polit-büroda uygun adayları tespit edersiniz. Parti içi demokrasi gerçekleşmez, doğal olarak parlamento içi demokrasi tesadüfe kalır. Böyle bir yapıdan bir de hükümet çıkarırsınız ve lider ile arkadaşları yürütme ve yasama erklerini birbirinin içine geçmiş bir şekilde bizim adımıza kullanır…
Bu yapı neredeyse hatırlayabildiğimiz geçmişten bu yana hep böyle geldi. Seçmenin tanımadığı ancak liderin çok yakından tanıdığı milletvekillerimiz oldu.



Bunun bir iyi yanı oldu, seçmen milletvekilini tanımadığı için peşinden koşamadı, hesap soramadı, milletvekillerimiz de rahat rahat çalışma fırsatı bulabildiler. Böyle bir yapı doğal olarak parlamento içi uzlaşmayı sınırlayan en önemli unsurlardan biri. Bir istatistik verip diğer konuya geçeceğim. Son on yılda, kanunlaşan düzenleme taslaklarının yüzde 95’i bakanlar kurulu tasarısı olarak gerçekleşmiş. Yani yasama sürecinin sahibi milletvekillerinin teklifi ile kanunlaşan kanun taslakların oranı sadece yüzde 5!!!

Şimdi bu tabloya bir de yönetimde istikrar adına savunulan seçim barajını eklemek istiyorum. Öncelikle hemen hatırlatalım, aşağı yukarı her konuda referans aldığımız, çağdaş demokrasilerde özellikle AB bölgesinde böyle bir baraj düzeyi yok, hatta demokratik standartları tartışmalı bir çok ülkede de maalesef böyle yüksek bir baraj uygulaması yok. Bizde niye yüzde 10 barajı var? Üstelik yüksek baraj uygulaması bir askeri müdahale ürünü de değil… “Sivil İktidar” döneminde yükseltiliyor Türkiye barajı.

Yine aynı liderler istikrar sözcüğünden bahsediyorlar, herhalde kafalarında oluşturdukları bir ideal seçmen tercihi şablonu var. Yüzde 3’lük, 5’lik, 8’lik tercihlerin kayda değer olmadığı kanaatindeler; üstelik parlamentoda bulunmaları durumunda çatlak ses çıkartacaklarını, iç içe geçmiş yasama-yürütme sarmalını bozacaklarını düşünüyorlar. Çağdaş demokrasilerde son derece meşru zemin bulmuş koalisyonların askeri müdahaleyi tetikleyeceği düşüncesine kadar uzanan, sağlıklı olmaktan çok uzak bazı görüşleri bile duymak mümkün.

11 Şubat, 2010

Sivil vesayet, "iki dudak demokrasisi"dir

Humpty Dumpty, küçümser bir tonla, “Ben bir kelimeyi kullandığımda, onun ne anlama gelmesini istiyorsam o anlama gelir, ne daha az ne de daha fazlasıdır” dedi. “Asıl sorun, kelimelerin bu kadar çok şey anlamına gelmelerini sağlayabilecek misin, budur” dedi Alice. “Asıl sorun”, dedi Humpty Dumpty, “hangisinin esas olacağıdır, o kadar.” Humpty Dumpty’ye göre herkes, herhangi bir yönetimi - hatta despot bir yönetimi bile - demokrasi olarak nitelendirmekte özgürdür. (Alıntıyı Lewis Carroll’in "Alice"inden değil, Robert A. Dahl’ın “Demokrasi Üstüne” adlı kitabından yaptım, 2001, s.105)

Bu yılbaşı TV seyrederek (keşke daha önce seyretseydi) “artık” şeriatın gelmeyeceğini vaz’eden gazeteci İlhan Selçuk, “askeri vesayet” kadar “sivil vesayet”e de karşı olduğunu söyledi.

Askeri vesayet konusunda kimsenin bir kafa karışıklığı yok, herkes ne olduğu ya da olmadığı konusunda neredeyse hemfikir. Ancak “sivil vesayet” terimi ortaya atıldığı anda hemen itirazlar yükseldi. Ortalığı karıştıracak, bulandıracak yeni deyimler ortaya atıldı: “sivil faşizm”, “sivil dikta”, “sivil istibdat” vb…

Aslında “vesayet” kavramını bu kadar eğip bükmeye, zorlamaya, tanım icat etmeye gerek yoktu. “Askeri vesayet” derken vesayete ne anlam yüklüyorsanız, “sivil vesayet” derken de aynı anlamı yüklediğimizi söyleyelim ve şu tanım çekişmesinden kurtulalım. Vesayetin tanımı; biri(leri) adına karar vermek, davranışlarını yönlendirmek, iradesini kullanmak ve ona ipotek koymaktır...

Nuray Mert’in başlattığı, ancak tartışmayı alevlendiren İlhan Selçuk’un, tartışmanın eksenini kaydıran yaklaşımına gelelim. Selçuk’un, “seçilmiş” iktidarı, AK Parti’yi “sivil vesayetle” suçlamasına… Hemen herkesin de eleştirmek için üstüne atladığı bu suçlama, aslında Selçuk’un da kastetmediği biçimde bir GERÇEK!

Evet, bir gerçek! Ancak “sivil vesayet”e doğru yerden bakarsanız bir gerçek. İlhan Selçuk’un AK Parti iktidarını yıpratmak, demokrasi dışı, “istibdat” hedefleri varmış gibi göstermek için kullandığı biçimiyle değil…

Aslında “sivil vesayet”’in özü, Türkiye’nin bir “iki dudak demokrasisi” olmasıdır. Sadece AK Parti’yi değil, iktidarı ve muhalefetiyle tüm siyasal partileri kapsayan, lider ve ekiplerinin elinde milli iradeyi yok eden, “olağanlaşmış”, “kabullenilmiş” bir gerçektir.

Bu düzen, askeri “vesayet”le kol kola yaşayan, onu da besleyen, bir avuç “sivilin”, diğer “sivillerin (milletin) iradesine ipotek koyduğu (vesayet)” bir düzendir. Herkesin bildiği, ama on yıllardır kimsenin sorun etmediği, gerçek “sivil vesayet” budur.

Genel başkan ve ekibinin iki dudağı arasına hapsedilmiş bir “demokrasi”dir içinde yaşadığımız… Akademik olarak şöyle ifade edelim: Bizim demokrasimizin ana karakterini aşırı derecede kişiselleştirilmiş tarzda bir liderlik, zayıf siyasal kurumlar (özellikle siyasal partiler), yatay sorumluluğun olmaması (yani, yasama ve yargı gibi özerk kurumlara olan sorumluluk) teşkil etmektedir.(Özbudun, 2003, s.17)

Bu ülkede “tek parti diktatörlüğü” kuruluyor korkusuna kapılanların endişe etmelerine gerek yok, siyasal sistemimiz zaten uzun yıllardır “çok parti diktatörlüğü”dür!

Şu basit sorulara yanıt arıyalım: Kendisi demokrasiden nasibini almamış bir kurum veya kişi “demokrasi”yi koruyup, geliştirebilir mi? “Lider sultasına” esir düşmüş, 3-5 liderin ve ekiplerinin kontrol ettiği, hepimizin vergileriyle oluşturulan, yüz milyonlarca lirayı bulan devlet yardımlarıyla desteklenen, siyasal partiler ve siyasette istikrar adına %10 seçim barajıyla “imal edilmiş çoğunluklar”(Lijphart, 2006, s.165) tarafından yönetilen, temsilde adaleti yok sayan seçim yasasıyla bir garabeti andıran bu siyasal düzen, demokratik mi?

Garabetin anlaşılması, “sivil vesayet”in bu boyutunun kavranması ve çözülmeye çalışılması, ne Türkiye’deki askeri vesayet gerçeğini ortadan kaldırır, ne de bu vesayete karşı verilen mücadelenin gücünü azaltır. Mevcut Siyasi Partiler Yasası ve Anayasa, siyasi partileri, katılımcı demokrasiyi geliştirecek birer araçtan çok, toplumun “siyaset yapma alanını” sınırlayan kurumlara dönüştürmektedir.

Böyle bir ortamda AK Parti üzerinden “sivil vesayet”i tartışmak, “hangi parti?” sorusunu yanıtlamadan mümkün değildir. Demokrasimizi “iki dudak demokrasisi”ne dönüştüren, üyesine güvenmeyen, ülkenin “vizyonunu” değişmez liderin (ekibin) bakış açısı ile sınırlayan bir siyasi partinin, belli yasal organları var diye “demokratik” bir “siyasi parti” olduğunu söylemek, ne kadar mümkündür? Türkiye’de birçok siyasi parti, bu haliyle birer “ziyan olmuş hayatlar partisi”ne dönüşmüştür.

Bu “sivil vesayet”e, en az “askeri vesayet”e karşı çıktığımız kadar karşı çıkmalıyız. Bunun sadece bir iktidar partisi sorunu değil, muhalefet partilerini de kapsayan anayasal/yasal bir sorun olduğunu görmek zorundayız. Türkiye’de bir türlü olamayan, “siyaset yapma” kanallarının toplumun her bireyine eşit bir biçimde açılması, bu paradigmanın yıkılmasıdır.

Seçimle gelenin seçimle gitmesi ilkesinin, siyasi partiler içinde de korunması yine demokrasimiz ve siyasal yaşamımız açısından hayatidir. Anayasalarımız siyasi partileri “demokrasimizin vazgeçilmez unsurları” olarak tanımlar, doğrudur. Ancak “demokrasi”nin siyasi partilerimizde çok uzun yıllardır “vazgeçilmiş bir unsur”a dönüştüğünü resmeden bir ironi gibidir, bu söz…

Parti-içi mücadelenin demokratik bir biçimde yapılma kanallarını tıkayanlar, lider ve ekibinin “yanlışlarını” dile getirebilecek, mevcut uygulamalarını eleştirebilecek, politikaları ve partileri dönüştürebilecek bir yapının yerine, yargı organlarının kararlarının/iddianamelerinin almasına yol açmaktadır. Türkiye’de neredeyse bütün partiler, lider hegemonyası ile Anayasa’nın “demokrasi ilkesine aykırı eylemlerin odağı” haline gelmiştir.

Köşe yazarından “düşünür” devşirilen ülkemizde bu sorunu öncelikli görmeyen, “doğal”/“kader” gibi sunan büyük bir “aydın” kitle var. Ancak artık “cin” şişeden çıktı. Meselenin asli yönünü, yine görmezden gelip, tartışmamaya, bir seçim daha (4 yıl) kaybetmeye Türkiye’nin tahammülü yok.

Değişmesi olanaksız görünen durumlar için Weber’in güzel bir sözü var: “İnsanlar her zaman ve hiç durmaksızın olanaksıza yönelmeselerdi, olanaklıya hiçbir zaman ulaşılamazdı, sözü son derece doğrudur ve tüm tarihsel deneyler bunu doğrular.”(Weber, 2006, s.120)

Cumhurbaşkanı’nı halka seçtirmeyi başaranların,(!) demokratik “meşruiyet” açısından daha öncelikli ve önemli bir görevi var: Milletvekillerini halka seçtirmek… Milli egemenliği, milli iradeyi yeniden halka vermek…

“Sivil vesayet” tartışması sürerken görüyoruz ki, bir deyim/kavram uydurduğu anda Humpty Dumpty gibi ne anlama gelmesini istiyorsa o anlama geldiğini zannedenler Türkiye’de hiç de az sayıda değil.

Artık geldiğimiz noktada, Türkiye’de her türlü vesayeti engellemenin tek yolu var: TBMM’nin siyasi partiler yasasında yapacağı düzenlemelerle milletvekillerini gerçekten milletin seçmesini sağlamak; seçim yasasındaki barajı makul bir seviyeye indirmek; partiler arasındaki devlet yardımı dengesizliğini gidermek; daha sonra yapılacak seçimlerde oluşacak gerçek “kurucu irade” ile, toplumun tüm kesimlerinin katılımıyla demokratik bir “Anayasa” yapmak…

Notlar
Dahl Robert A., “Demokrasi Üzerine”, 2001
Lijphart Arend, “Demokrasi Motifleri”, 2006
Özbudun Ergun, “Çağdaş Türk Politikası”, 2003
Weber Max, “Meslek Olarak Siyaset”, 2006


Gazete HABERTÜRK / Editoryal sayfası / 11.02.2010 yayınlandı.

13 Temmuz, 2009

Bir siyasi parti neden kurulur?

Abdüllatif Şener'in Yeni Oluşum hareketi, Türkiye Partisi oldu. Şimdi Mustafa Sarıgül de (nihayet) kendi partisini kurmak için DSP'den 2. kez istifa etti. Türkiye'de Değişim Hareketi başlatıyor. Bu son parti girişiminden sonra, daha önce kaleme aldığım " bir siyasi parti neden kurulur" adlı yazım aklıma geldi:

Siyasi partilerin neden kurulduğuyla ilgili çeşitli görüşler vardır.

I. Artık bu ülkeyi kurtaracağınıza inanıyorsunuz, diğerlerinin kurtaramayacağı anlaşıldı (anladınız), bari ben kurtarayım dediniz. Bu kadar mı? Bu kadar. Endişelenmeyin, hem neyiniz eksik ki? Partinizi kurdunuz.

II. Geniş bir “arkadaş” grubunuz var, hepsi “okumuş çocuklar”, zaten uzun zamandır da etrafınız “eee ne zaman gireceksin siyasete, sana ne zaman oy vereceğiz” diyorlar. Eğitimse eğitim, iş dünyasında başarıysa başarı, ekonomiden bile anlıyorsunuz, daha fazla geç kalmanın bir anlamı kalmadığını fark ettiniz. Ne lazım, sadece 30 kişi.

III. Olmuyor, yıllardır bekliyorsunuz, kalkmıyor koltuğundan. Bu kaybettiği 84. seçim. Apartman yöneticiliğine aday oldu, onu da kaybetti. Siz de artık kendinizi kaybettiniz, “muhalif” olmaktan yoruldunuz, “ekibinizi” de aldınız yanınıza, kurdunuz partinizi. Oh be!

IV. E yeterince biriktirdiniz, deyim yerindeyse “oldunuz”. Bakıyorsunuz etrafa , görüyorsunuz, soruyorsunuz kendinize sık sık: Sizden daha iyi mi bunlar? “Asıl lider sizsiniz”, çevre de fena değil, “ekip” de var, vatandaşın “dilinden” de konuşuyorsunuz, “gazeteci/aydın” tayfa da gemide. Bundan iyisi Şam’da kayısı. Peki size daha ne lazım? Elbette bir parti, kuruldunuz kaptan köşküne.



V. En son ABD ziyaretinizde gördüğünüz ilgi çok kayda değerdi. Enstitü enstitü dolaştırdılar, izzet ikramın sonu yoktu. Herkes sizdeki cevheri fark etti, e bu kadar zaman bürokraside herhalde boşuna dirsek çürütmediniz, yurdun dört bir yanında bunca çileyi boşa çekmediniz, medyada her vesileyle boşuna boy göstermediniz, halkınız artık sizden hizmet bekliyor. Çaresiz, “istemeye istemeye” bir parti görünüyor size, beş vakitte.

VI. Tamam, O sizi bakan yaptı, O sizi milletvekili yaptı, tamam, O sizi keşfetti, inkar etmiyorsunuz. Ama yönetemiyor partiyi, alamıyor bir türlü halktan oy, halk artık sizi görmek istiyor. Fakat O sizi artık bu partide görmek istemiyor. Ne yapacaksınız, başka yol mu bıraktılar: Kurarım bir parti, gösteririm gününü dediniz, vurdunuz kendinizi otel salonlarına, Anadolu yollarına.

VII. Sizin gördüklerinizi göremiyorlar, sizin anladıklarınızı anlamıyorlar, yabancı dil bile bilmiyorlar. Sadakat diyorlar, başka bir şey demiyorlar. Ama “örgüt/teşkilat” sizi anlıyor. Bıraktınız genel merkezi kendisiyle baş başa, aldınız örgütü yanınıza, şimdi ihtiyacınız sadece “fiyakalı” bir parti adı. Sizin adınız, zaten O her derde deva.

VIII. Kendiniz için bir şey istemediğiniz, “namert” olmadığınız anlaşıldı. Adeta özveri abidesi olarak algılanıyorsunuz, iş adamlarımız “ekonomiyi” sizin kurtaracağınıza inanıyor, bunca yıl yurtdışında o görevler, o nişanlar, o başarılar şimdi değerlendirilmeyi bekliyorlar. Size lazım olan sadece bir parti, gerisi medyanın/iş dünyasının işi… Halktan önce siz değerlendirin hele bir kendinizi, sonra da seçimde halk elbette değerinizi anlayacaktır.

IX. Bunca yıl boşuna mı çile çektiniz? Davaya adadınız hayatınızı, davalardan aklandınız, davalarla boğuşurken. Dava adamı olduğunuz, bir davanız olmadan şurdan şuraya gitmediğinizi halkınız tabi görüyor. Görmüyorsa göstermek lazım. Bu dava, iktidara taşınmalı, ama nasıl? Dava Partisi’ni kurdunuz.

X. Ülke elden gidiyor. Gitti gidecek. Göz göre göre, ülkeyi bölüyor, ülkeyi satıyor, ülkeyi geri götürüyorlar, her yerde gaflet, ihanet, her yerde delalet! Vatandaş kör, siz ahu gözlüsünüz, her şeyi gösteren bir gözlüğünüz var. Daha önce de anlatmıştınız, partinizi ve gözlüğünü anlamamıştı bu halk. Siz de 47. yeni partinizi kurdunuz. Bu sefer göstereceksiniz herkese, takacaksınız gözlüğü gözlerine.

"Türkiye'de bir siyasi parti neden kurulur" sorusunun 10 güzide yanıtı. Çeşitli görüşlerden, örnekler bunlar. Başka görüşler, başka örnekler de elbette vardır. Vardır değil mi?

21 Haziran, 2008

Krizin kaynağı lider kültü

Bugün yaşadığımız “devlet” krizi, siyasal çözülme için çok çeşitli nedenler sayılıyor. Ben ısrarla gözden kaçırılan, siyasi partiler rejimimizin (yasamızın) bizi bu büyük tıkanıklığa taşıyan en önemli araçlardan biri olduğunu düşünüyorum.

Partilerin işlemeyen antidemokratik yapısı, hukuksal anlamda esnek tüzük içeriği, lider kültüne (tapınma) angaje siyasal kültür, tarihsel, sosyolojik vb. nedenlerle açıklanan, artık değişmez bir gerçeğe dönüşen siyasal yapımızın, tüm ülkeyi ne kadar büyük bir darboğaza ve akıl tutulmasına sürüklediği bir türlü görülemiyor.

Temsili demokrasinin ve “seçilen” temsilcilerinin, liderler ve ekipleri tarafından adeta esir alındığını, siyasal sistemin küçük “krallıklar” kanalıyla yönetilmeye çalışılan birer garabete dönüştüğünü görmek için, daha ne olmasını bekliyoruz?

Yürekli bir savcının çıkıp, tüm siyasi partiler için kapatma davası açmasını mı?

Sadece demokrasiyi değil, siyaseti tüm kurum, kural ve koşullarıyla lider ve ekibi etrafında dönen, faturası millete kesilen “oligarşik” bir oyuna dönüştüren siyasi partiler rejimimiz, “meşruiyetini” yine değeri kendinden menkul biçimde yarattığı “ulufe” ve “patronajla” besliyor.

Her şeyi lidere indirgeyen, “varsa varız, yoksa yokuz” diyecek kadar, bir kitle partisinin bile program, tüzük, organ ve üyelerini yok sayanlar, varlık sebeplerini de (halka hizmet!) yok saydıklarını anlayamamaktadırlar.

Toplumsal farklılaşmalar, seslendikleri sınıfsal taban ve temel sorunlara kendi “ideolojik/pragmatik” yaklaşımlarının birer ürünü olması gereken siyasi partiler, farklılıklarını programları ve vaatleri üzerinden artık ayrıştıramayacak kadar birbirlerine benzerken, seçimlerde fark sadece, “lider” ve “karizması” algısına yüklenmektedir.

Partiler kadro değil, “ekibe” adam arayışındadır. Mevcut Siyasi Partiler Yasası, siyasi partileri katılımcı demokrasiyi geliştirecek birer araçtan çok, bireylerin (toplumun) “siyaset yapma hakkını/alanını” sınırlayan (ortadan kaldıran) kurumlara dönüştürmektedir.

Böyle bir ortamda siyasi partilerin kapatılmasını tartışmak, “hangi parti” sorusunu yanıtlamadan mümkün değildir. Her şeyi liderin iki dudağı arasına indirgeyen, demokrasimizi “iki dudak demokrasisi”ne dönüştüren, yurttaşına, üyesine güvenmeyen, ülkenin “vizyonunu” liderin (ekibin) bakış açısı ile sınırlayan bir siyasi partinin, belli yasal organları var diye bir “siyasi parti” olduğunu söylemek, ne kadar mümkündür?

Girdiğimiz sancılı süreçte, bu durumu gündeme getirmemin temel nedeni, AKP ve DTP’nin kapatılmaları tartışmalarını, siyasi partiler rejimimizdeki “gerçek ve temel” sorunu tekrar göz önüne getirmek için bir “fırsat” olarak değerlendirmektir.

Partiler kapatılmasın! Evet!

Kapatılmasın, dileğinin yanı sıra, “iki dudak demokrasisi”ni teşhis eden şu soruları mutlaka sormak zorundayız?

Gerçekten değişen, gelişen ve özgürlüklerin egemen olduğu demokratik bir ülke mi istiyorsunuz? Kadrolaşmada zirve yapan, kuvvetler ayrılığı prensibini yok ederek, yasama ve yürütmeyi tamamen kontrol eden, “kendine” demokrat olan, gerçek demokrasiden korkan “demokratlarla” yönetilmeyen, her şeyi “lidere” endekslemeyen bir ülke mi istiyorsunuz?

Bunun ne yaparsanız yapın tek bir yolu var: Gerçek sorunu ve bu sorunların uzun yıllardır çözülmeme nedenlerini doğru “teşhis” etmek… Lider kültünün, bize nelere mal olduğunu analiz edebilmek...

05.04.2008 / Onpunto

“Demokrasi” ilkesine aykırı eylemlerin odağı...

Bir siyasi parti düşünün:

O partinin genel başkanı ve ekibi, partinin bütün milletvekili adaylarını (özellikle seçilebilecek sırada olanlarını) bizzat seçsin.

O partinin genel başkanı ve ekibi, partinin bütün belediye başkanlarını (hatta ekibi kanalıyla belediye meclis üyelerini) bizzat seçsin.

O partinin genel başkanı ve ekibi, partinin bütün il başkanlarını ve ilçe başkanlarını bizzat seçsin.

Seçtikleri seçilmezse, seçimleri iptal ettirsin, ettiremezse seçileni istifa ettirsin, tekrar seçtiğini seçtirsin.

Bir siyasi parti düşünün:

Genel başkan ve ekibi dışında partide farklı bir ses ve nefes duyulmasın. Farklı seslere, muhalefete tahammül gösterilmesin, ama en kısa yoldan her zaman kapı gösterilsin. Bunun “yasal” aracı da tüzük, kimi zaman parti disiplini, kimi zaman grup kararı, kimi zaman görevden alma ya da ihraç olsun.

Böyle bir yapıya siyasi parti denilebilir mi? Böyle siyasi yapılardan oluşan bir demokrasiye, “demokrasi” denilebilir mi?

Anayasalarımız siyasi partileri “demokrasimizin vazgeçilmez unsurları” olarak tanımlar, doğrudur. Ancak “demokrasinin” siyasi partilerimizde çok uzun yıllardır vazgeçilmiş bir unsura dönüştüğünü resmeden bir ironi gibidir, bu söz.

Şimdi soralım:

Böyle bir yapı kuranlar, bir siyasi partiyi tamamen böyle “kullananlar”, Anayasa’nın “demokrasi” ilkesine aykırı hareket etmiyorlar mı? Partilerini demokrasi ilkesine aykırı eylemlerin birer odağı haline getirmiyorlar mı? Siyasi partilerin uyması açısından laiklik ilkesi için gösterilen özen ve dikkat, neden Anayasa’nın “demokrasi” ilkesinden esirgeniyor?

Demokratik olmayan, olmamak için her şeyi yapan bu partiler, milleti ve iradesini sadece seçimlerde hatırlayan, onun da seçimini ikincilleştiren, basit bir “tasdikçi” konumuna indirgeyen bu siyasal sistem ve liderler, neden hiçbir Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın dikkatini çekmiyor?

Neden?

Neredeyse bütün siyasi partiler bu durumda olduğu için mi? Bir “suçu” herkes işleyince, o “suç” olmaktan çıkıyor mu?

04.04.2008 / Onpunto

17 Eylül, 2007

Anayasa Tartışmaları Kılavuzu

Çok uzak olmayan bir gelecekte, yeni bir Anayasamız olacak. Sessiz kamuoyumuz, hafif hafif konuya ısınmaya, köşe yazarları, artık ayyuka çıkan ilk “taslak” üzerinden yazılar yazmaya başladılar.

Önce süreç nasıl başladı, işliyor ya da işleyecek onu saptayalım:

AKP seçimlerde bildiğiniz gibi “Sivil Anayasa” vaat etti. Vaadinin gereğini yerine getirmek için, Prof. Dr. Ergun Özbudun başkanlığında 6-7 kişilik bilim adamları grubuna bir TASLAK hazırlattı. Fakat bu taslak, AKP’nin kendi önereceği TASLAK DEĞİL. AKP bu taslağı temel alarak, kendi önerisini şu anda hazırlıyor. Yani şimdi toplumun tüm kesimlerinin önüne koymak için kendi anayasa TASLAĞINI yazıyor. Partinin hukukçu ağırlıklı bir komisyonuna bunu yaptırıyor. Bu TASLAĞI yakın bir tarihte kamuoyuna açıklayacaklar.

Bu aşamada ve sonrasında, biz yurttaşlar olarak ne yapabiliriz? İşte adım adım bir kılavuz:

1. Önce mevcut Anayasamızı bir güzel okuruz. Çok uzun ve sıkıcı geliyorsa, ben zaten hukukçu değilim falan diyorsanız, sizi ilgilendirdiğini düşündüğünüz bölümlerine bir göz atabilirsiniz. İnternette mevcut. Anayasa Mahkemesi’nin sitesini öneririm.

2. Daha önce yapılmış Anayasa tartışmalarına bir göz gezdiririz. Yine internetten ulaşmak mümkün. Ayrıca daha önce yapılmış, değişik Anayasa taslaklarına bakarız. Şimdi ben hukuk dilinden anlamam, kim uğraşacak da bulacak bunları demeyin. Yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlarlar, hem “YURTTAŞ OLMAK” o kadar kolay değil. (Ayrıca yabancı dil biliyorsanız şöyle yurt dışına bir uzanın da demiyorum)

3. Sizi rahatsız eden maddeleri, etmeyenleri, değişmesini istemediklerinizi, başka yazarların, bilim adamlarının katıldığınız fikirlerini not edersiniz veya “bloğunuzda” bir yazıya dökersiniz. Ufak ufak başladı bile.

4. Ve AKP Taslağını açıkladı. Basındaki tartışmalardan önce, elinizde ne istediğinizi/istemediğinizi, sorunlarınızı bilme şansınız var artık.

5. AKP’nin taslağını ben olsam, mevcut Anayasadan önce hazırlattığı ilk taslakla karşılaştırırım. Bakalım siyasi akıl, bilim adamı “aklına” nerede katılmış, nerede ekleme, çıkarma yapmış. Ardından mevcut Anayasada neleri değiştiriyor, bakarım.

6. Maddelerin seçenekli sunumunda gerçekleşen olası laf cambazlıkları özel ilgi alanıdır, bazılarının. Olabilir.

7. Önerdiklerini tek tek virgülüne kadar okumak/tartışmak zorundayız. Örneğin benim genel bir bakış açım, temel bir talebim var: Demokratik, adil, laik bir Cumhuriyet Anayasası, hep bu açıdan bakacağım.

8. Özel bir de talebim/derdim var: Yakında onları da yazacağım. Anayasamızın bizi “iki dudak demokrasisi”nden korumasını, milletin iradesini yine millete teslim etmesini istiyorum. Umarım sizin açınız daha geniş olur.

9.Anayasa’nın değiştirilemeyecek, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek hükümlerini artık ezberlemek ve onlara sahip çıkmak zorundayız. Bir askeri darbe yerine “sivil” darbeye izin vermemek için.

10. Ondan sonra gelsin tartışma, gelsin yeni öneriler, gelsin tembel muhalefet partilerinden eleştiriler, STK’lar kendi talep ve taslaklarıyla tartışmayı genişletsin. Uzlaşmayı temel alsak da, her şey de uzlaşmak zorunda değiliz.

Biliyorum, hukuk ve özellikle Anayasa hukuku başlı başına bir “uzmanlık” alanı. Ve hukuk neredeyse kendi dili olan bir disiplin. Ancak belki de sadece bu nedenle bile tartışmaya katılmak, basit, herkesin anlayacağı, özgürlükçü ve adil bir Anayasanın hazırlanması için katkı sunmak zorundayız.

Kimileri için “bu ‘onların’ taslağı ve Anayasası, zaten böyle bir şey yapamazlar. Ben oynamıyorum.” demek de bir seçimdir.

Ancak diyorum ki; tartışmaya katılsanız da katılmasanız da ortaya çıkacak metin, bütün hayatımızı ve geleceğimizi etkileyecek. Bu Anayasayı tamamen AKP Anayasası değil, etkileyebildiğimiz kadar milletin Anayasası yapmak, “ben oynamıyorum” demekle mümkün değil.

Biliyorum, herkesin önemli bir sürü işi var. Hepsi birbirinden önemli. Onları bir an önce yoluna koyun. Ve çok oyalamayın, hazırlanın.

Bir ANAYASA yapacağız.

22 Haziran, 2007

Önümüzde “seçim” değil, “tasdik” var!

22 Temmuz “seçim” tarihi değil! Bu tarih “iki dudak demokrasisi”nin bir kez daha tescil edileceği tarih olacaktır. 22 Temmuz 2007 tarihi, milyonlarca seçmenin yerine, genel başkanların ve ekiplerinin “seçtikleri” milletin vekillerin, halk tarafından “tasdik”lendiği tarih olacaktır. Yani, “demokrasicilik” oyunumuzun son perdesi.

Ön seçim yapmayan (ya da ön seçimi de kendi kontrollerindeki delegelere yaptıran) tüm siyasi partilerin lider ve ekibi tarafından “seçilmiş” milletvekilleri, milletin değil “genel başkanların” iki dudaklarının vekili olacaktır.

Siyasi partiler ve seçim yasasını, “yine” değiştirmeden, demokratikleştirmeden gidilen bu seçimde de, bir “seçilmiş” kral, diğer “seçilmiş” kralla yer değiştirecektir. Demokrasimiz, temelde halktan kopukluğunu sürdürecektir.

Halk kendi kaderini, “gerçekten” temsilcileri aracılığıyla, parlamentoda belirlemek istiyorsa, “iradesine” vesayet koyan yasaları değiştirmeden gidilen bu seçimden de bir “sonuç” çıkmayacağını anlamak zorundadır.

“Ne kadar akıllı olursanız olun. Ne kadar ufkunuz geniş, birikiminiz, yetenekleriniz, eğitiminiz, deneyiminiz, bu ülkeye, yurttaşlarına adanmış olursa olsun. Partinizin programını , hedeflerini ne kadar güçlü temsil ederseniz edin. Farketmez. Lider ve ekibine boyun eğmezseniz, ne milletvekili olabilirsiniz ne de partinizi temsil edebilirsiniz.”

Genel başkanlar ve ekiplerinin “onayı” dışında, toplum aslında “siyasetten yasaklıdır”. İki dudaktan bağımsız, siyaset yapmak, milletvekili olmak, “bağımsız” adaylık dışında olanaksızdır.

“1950’den beri Türk Milleti, “tasdik” dayatmasına karşı bir alternatif oluşturamamıştır. Milletin oyuyla gelmek, emaneti devralmak, milletin kararıyla oluşan yüce irade gibi, her seçim söz konusu olduğunda edilen süslü sözler, asıl “irade”nin sahibinin hep üstünü örtmüştür.”

Değişiklik umudumu daima dile getiriyorum. Ama bu seçimde de, adaylık süreçlerinde yaşayacaklarımızla “demokrasimizin” üzerine ne kadar büyük bir gölge düştüğünü göreceğiz.

Yüzde 10 oy barajının/duvarının yaratacağı “temsilde adaletsizlik” dışında, yine aynı filmi, bıkmadan usanmadan, hiç ders almamış gibi, bir kez daha seyredeceğiz.

Milletimizin, kendisine ait egemenliği kullanan liderlerin ve ekiplerinin insafına kaldığını bir kez daha göreceğiz.

Milletin iradesinin, siyaset yapanların haklarının, yargının, hukukun teminatında olmadığını, “iki dudağın” insafına kaldığını, bir kez daha göreceğiz.

Milletin vekilleri olmak için çabalayanların, milletin “rızası” ve oyundan önce “iki dudağın” icazetini aradığını, bir kez daha göreceğiz.

Türk siyasetinde ehliyet ve liyakatten önce, itaat ve sadakatin egemenlik kurduğunu, bir kez daha anlayacağız.

Neredeyse hiçbir siyasal partinin, bu konuda birbirinden farkı olmadığını göreceğiz: Bir kez daha, bir kez daha, bir kez daha…

22 Temmuz’da, bütün bunları son kez mi göreceğiz?

Hiç sanmıyorum…

Onpunto / 03.05.2007

21 Mayıs, 2007

Barajı değil, duvarı tartışalım!

Seçimlerde uygulanan yüzde 10’luk baraj, baraj değildir. Duvardır, duvar. Bu duvar, Türkiye’deki seçmenlerin neredeyse %50’sinin oyunu geçersiz kılmaktadır. Parlamentoda bu oylar hiçbir biçimde temsil edilememektedir. Ancak bu konuları tartışırken, her geçen gün daha da güçlenen, yükselen, herkesin bir gün kafasını çarptığı, tam önümüze örülmüş, gerçek duvarları gündeme getirmiyoruz.

Seçmenin % 100’ünün oyunu ikincilleştiren, demokrasimizin önünde dikilen, onu oy verme oyununa dönüştüren asıl duvarları farketmiyoruz. Üstelik AB’nin ve Kopenhag Kritercilerinin de görmezden geldiği, “sessiz” kaldığı duvarlar, bunlar.

Ülkemizde milyonlarca seçmen, her seçimde gider, genel başkanların ve “yakın çevrenin”, iki dudağının biçimlendirdiği listeleri tasdikler. Bu seçimlerde, milletin vekillerinin, adeta, atandığı listeler onaylanır. Yıllardır bu görünmez duvar, aşılamayan asıl duvardır. Millet, basit bir tasdikçiye indirgenmiştir. Bu gerçek karşısında, seçim barajı % 10 olsa ne olur, % 5 olsa ne olur? Milletin oyu, öncelikle bu duvara toslamaktadır.

Yüzde 10. Böyle bir oy barajı, dünyanın hiçbir ülkesinde yok. Bu dert, 1980'de yapılan askeri darbe döneminden kaldı. İstikrar uğruna, temsilde adaleti kolayca yok sayabilen darbecilerin mirası. Bütün demokrasiden korkan demokratlar, tek başına iktidar aşkıyla, şimdi bu baraja yapıştılar. Sanıyorlar ki, ülkeyi koalisyonlardan koruyarak istikrarı sağlamak; etnik kimlikleri sömüren partileri barajın altında tutarak Kürt sorununu çözmek, mümkün. Baraj, 25 yıldır var. Bu sorunlar çözüldü mü? Hayır!

Son seçimdeki “konjonktürün” sağladığı oy dağılımı nedeniyle, tek başına iktidar ve ana muhalefet olanlar, önümüzdeki seçimlerde %10’u geçebilecek olan 2 partiyle birlikte, tek başına iktidarı ve ana muhalefeti, yani “istikrar” sandıklarını da mumla arayacaklarını göremiyorlar.

Sadece onlar mı? Maalesef değil...

Son anketlerde yüzde 10 barajının üstünde kendini gören partiler de, “biz kesin barajın üstündeyiz; altındakiler düşünsün” havasındalar. Girdikleri havanın, anket gazıyla oluşup oluşmadığını seçimler gösterecektir. Elbette bu gazı, millet, seçimlerde oyuyla almasını bilecektir. Fakat demokrasimizin önündeki duvar, yine yıkılamayacaktır. Oyun sürecektir.

Tekrarlayalım, sorunumuz, seçim barajı değildir. O bir biçimde halledilebilir. İşte şimdiden bir sus payı niteliğinde, belli bir barajı (%3-5) geçen tüm partilere, "Türkiye milletvekilliği" verilmesi formülü tartışılıyor. Ancak bu da hiçbir şeyi halletmeyecektir.

Temel sorunumuz, önümüzde dikili duran, yıllardır hiçbir düzeyde denetleyemediğimiz, oylarımızın meşruiyetini sorgulatan duvardır. Öncelikle tartışmamız gereken, her şeyin genel başkanların iki dudağının arasında biçimlendiği, yozlaşmış yapıları nedeniyle kurumsallaşamayan siyasi partiler rejimimizin içinde, neredeyse her taşı burada hazırlanan duvardır. Bu duvar, demokrasimizi, “iki dudak demokrasisi”ne dönüştüren, duvardır.

Bu duvar, siyasette ehliyeti ve liyakati, itaat ve sadakatle yer değiştirten, siyasi partiler rejimimizdir. Tüm partilileri birer amir-memur ilişkisine sürükleyen, ülkeyi bir iki genel başkan ve ekibinin vizyonuna mahkum eden, siyasi partiler ve seçim yasalarımızdır.

Parti içi demokrasiyi de bir çeşit oyun haline dönüştüren, farklı ses ve düşüncelere tahammülü yok sayan, yine bu duvardır. Evet, duvar gibi, kayıtsız, kendinden emin. Bu durumu eleştirseniz, konuşsanız, yazsanız da olmuyor, çünkü "duvara konuşuyorsunuz". Eğer susmaz, çok konuşursanız, "disiplini" bozmaktan kendinizi partinizin kapısında bulabilirsiniz.

Kerameti kendinden menkul, “iki dudağın” biçimlendirdiği bir düzende parti disiplini, artık tüm partililer üzerinde bir tahakküm aracına dönüşmüştür. Lider oligarşisinin ördüğü bu duvara dikkatle bakarsanız, üzerinde en çok şu yazıları okursunuz: İstikrar, uyum, parti disiplini, grup kararı, atama, ortak liste, delege ağalığı,ihraç, merkez yoklaması …

Bu duvarın sağı, solu yoktur. Birbirinin benzeri partilerin, parti yöneticilerinin hep birlikte ördükleri bir duvardır. Türkiye’de tüm yurttaşlarımızın siyasete katılması, demokrasi değil, “kendine demokrasi” isteyenlerden kurtulması için önce bu duvarın yıkılması gerekiyor. Milleti, seçimlerde tasdikçi konumuna indirgeyenler, parlamento sıralarına doldurdukları milletvekillerine de çoğu zaman, “sizi ben seçtim/seçtirttim, ona göre...” davranışını reva görmekten çekinmiyorlar.

Yaşadığımız paradoks, Siyasi Partiler Yasası ve Seçim yasasını tam anlamıyla demokratikleştirecek, bu duvarı yıkacak olanların, yine “iki dudağın” biçimlendirdiği listelerle, TBMM’ye girenler arasında olmasıdır. Ancak, bu vicdan, adalet duygusu, cesaret ve imkansızı başarma azmi, TBMM’nin manevi şahsiyetinde ve kurucu gücünde vardır. Bu gücü hisseden, “Biz, kurşun asker değiliz” diyen milletvekilleri, asıl samimiyet sınavını burada vereceklerdir. Yoksa bu söz de, yıllardır olduğu gibi, sadece bir “duvar yazısı” olacaktır.

Kırılma Noktası / Siyasal İletişim Gazetesi / 26.12.2005

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails