seçim barajı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seçim barajı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ocak, 2016

CHP Kurultay Sonuç Bildirgesi'nde demokratik siyaset

CHP 35. Olağan Kongresi 16-17 Ocak 2016 tarihlerinde "Demokrasi Değişim ve Kardeşlik" sloganı öne çıkarılarak Ankara'da gerçekleştirildi. Bu kongrede her zaman olduğu gibi, demokratik siyaset ve  parti-içi demokrasi konularında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Kurultay ve genel başkan adaylığı konuşmalarında ciddi vurgular yaptı. Bu yaklaşım 21 maddelik Kurultay sonuç bildirgesine de yansıdı.




Sonuç Bildirgesinin özellikle 4. ve 5. maddelerinde hem siyasi partiler ve seçim yasalarındaki değişimin zorunluluğuna dikkat çekerken hem milletin vekilini milletin seçmesine hem de parlamentonun güçlendirilmesine özel vurgu yapıldı.

Bu maddeler şöyle:


  • Siyasi Partiler Yasası ve seçim yasaları, milli iradenin kusursuz temsilini sağlamak üzere değiştirilmeli, lider sultasına son verilerek milletin vekilini milletin seçeceği, halkın iradesinin Meclis’te baraja takılmadan temsil edilebileceği demokratik siyaset rejimi getirilmelidir.

  • Kuvvetleri tek elde toplamaya dönük girişimler boşa çıkarılarak, kuvvetler ayrılığına dayalı parlamenter demokrasi güçlü ve etkin kılınmalıdır. Parlamento güçlendirilmeli, parlamento üzerindeki her türlü vesayete son verilmelidir.
Öncelikle CHP'liler sonra da tüm seçmenler bu sonuç bildirgesinin, vaatlerin, saptamaların nasıl uygulandığı konusunda sıkı takipçi olmak zorunda.

İki dudak demokrasisi'nin sona erdirilmesinin ilk koşulu, hatta demokratik bir Anayasa'ya Türkiye'nin sahip olmasının temel zemini yeni bir siyasi partiler ve seçim yasası yaparak, seçim barajının %3-5 oranına çekilmesinden geçiyor. Bunlar gerçekleşmeden tam anlamıyla demokratikleşmek, milletin kendi vekilini seçmesi, parlamentonun ve milletvekillerinin saygınlığının artması ve lider sultasından kurtulmak gibi bir şansımız yok.

20 Aralık, 2010

Kemal Kılıçdaroğlu'ndan tarihi sözler...

18 Aralık 2010 tarihinde gerçekleşen CHP 15. Olağanüstü Kurultayında Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu "tarihi" denebilecek sözlerle "iki dudak demokrasisi"ni bir genel başkan'ın ağzından ilk kez bu kadar açık seçik ifade etti. Bu sözleri, Parti Meclisi seçimlerinin "çarşaf" liste ile yapılmasını sağlayarak taçlandırılabilirdi. Ancak "blok listeyi" tercih etti. Şimdi milletvekillerinin nasıl seçileceği, konusunda sarfettiği sözlerini ne kadar tutacağı, kendisi için büyük bir tutarlılık sınavı olacak. 


Aşağıda CHP'nin internet sitesinde yer alan Kurultay konuşmasından alıntılanmış ilgili bölümler yer alıyor:
"Ve gelelim başka bir konuya. 12 Eylülcülerin yaptığı yasalardan biriside siyasi partiler yasasıdır. Allah aşkına bu siyasi partiler yasası Türkiye’de demokrasinin önünü tıkamıyor mu? Milli irade diyoruz. Hangi milli iradeden söz ediyor Recep Bey? Hangi milli irade? Sen liste yapıyorsun, partiler liste yapıyor vatandaşın önüne koyuyor. Ya oy verirsin ya da oy kullanmazsın diyor. Oy veriyor vatandaş, efendim milli irade tecelli etti. Bu milli irade değildir. Söz, Cumhuriyet Halk Partisinin sözü milletvekilini vatandaş kendisi seçecek.  Yani bizim vatandaşımız kendi milletvekilini seçemiyor mu? Bunu kaldıracağız. Halkın iradesi parlamentoya yansıyacak. O irade milli iradedir işte.

Ve size söz o siyasi partiler yasası bugünkü lider sultasını yarattı. O sultayı da yıkacağız. Lider sultası olmayacak. Her vatandaş gidecek sandıkta oyunu kullanacak, kendi milletvekilini seçecek ve o milletvekilinden de yeri geldiğinde hesap soracak. Çünkü biz demokrasiye inanıyoruz. Halkın iradesine inanıyoruz biz. Daha önce söylemiştim bir daha söylüyorum Sayın Başbakanın kulakları duysun diye söylüyorum. Bizim iktidarımızda %10 seçim barajı ucubesine de son vereceğiz, kaldıracağız bunu. "

30 Mart, 2010

TÜSİAD da sonunda gerçeği gördü

Dün bu konuları yıllardır birlikte tartıştığımız arkadaşımın telefonuyla öğrendim, TÜSİAD'ın "hidayete" erişini... Yıllar sonra Türkiye'nin bu temel sorununa TÜSİAD'ın ilk kez bu kadar "açık" bir biçimde dikkat çekmeye çalışması, beni oldukça heyecanlandırdı.

Türkiye'nin en etkili "sivil toplum" örgütlerinden birinin, daha önce yayınladığı birçok çalışmada sağa sola sıkıştırarak yer verdiği eleştirilerini, artık en açık biçimde lafı evirip çevirmeden dile getirmesi kayda değer bir gelişme.

Yeniden yayınladıkları yayın organları GÖRÜŞ dergisinin ilk sayısının kapak fotoğrafı ve yazısıyla on yıllardır bu ülkenin aşılmaz bir gerçeği/sorunu halini alan, "iki dudak demokrasisi"ni TÜSİAD yeniden gündeme taşıyor.


Benim "iki dudak demokrasisi" olarak kavramsallaştırdığım, neredeyse 10 yıldır çeşitli mecralarda konuşarak, röportaj vererek dikkat çekmeye, bu blogta ve çeşitli gazete ve yayın organlarında yazarak gündemde tutmaya çalıştığım sorun, şimdi tekrar tartışmaya açılmaya çalışılıyor.

Elbette, muhatapları(liderler) bu tartışmayı "görmezden" gelmeye, alıştıkları gibi "yok saymaya" çalışacaklar. Sadece onlar değil, uzun yıllardır bu "görünen" gerçeği bir türlü gündemlerine almayan "aydınların/gazetecilerin/bilim adamlarının" tutumu da ilginç bir gösterge olacak benim açımdan. Ve bakalım TÜSİAD ne kadar dirençli çıkacak, ısrarını sürdürebilecek mi bu konuda...

Aşağıda TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner'in Görüş dergisi'nin tanıtım toplantısında yaptığı konuşmadan seçilmiş bölümler yer alıyor. Şimdilik bir değerlendirme ve eleştiri yapmadan sunuyorum, bu sözleri. Gelinen nokta, hem TÜSİAD hem de Türkiye açısından çok önemli... Eğer sonuç alıcı bir düzeye ulaşırsa, "değeri" çok daha iyi anlaşılacak.

Boyner'in konuşmasından bölümler:

"Kendini tanımayan, içine kapalı, kaderine razı bir ülkeyken, gücünün ve potansiyellerinin farkında, dünya ile iç içe, kaderini eline alabilmek için mücadele eden ve bunu büyük ölçüde başaran bir ülke haline geldik.
Ancak ne yazık ki, demokratik standartlarımızda ve siyaset kültürümüzde köklü bir dönüşüm gerçekleştirmek üzere başlattığımız tartışmalarda aynı sonucu alamadık. Bazı mevzi ilerlemeler kaydedebildik ama siyasetin bütününü çağdaş demokratik bir yapıya kavuşturacak değişimi sağlayamadık. Hatta kimi konularda tartışa tartışa başlangıç noktamızın gerilerine düştük, kavramların içini boşalttık.


Ne zaman Anayasa’da köklü bir değişiklik gerektiğini ortaya atsak, parlamento içi uzlaşmanın sağlanamadığından dem vuruluyor. Bize göre bu uzlaşmazlığın temelinde parlamenter sistemin iki temel unsurundaki zafiyet yatıyor.
•Demokratik standardı son derece tartışmalı bir siyasi partiler yasası
•Seçmen iradesinin meclise yansımasını tesadüfe bırakan bir seçim yasası


...demokratikleşme önerileri içinde sürekli yer almasına rağmen bir türlü Türkiye’nin, siyasetçinin ve aslında liderlerin gündemine giremeyen bir konuyu detaylarıyla işliyor: Siyasi Partiler ve Seçim Yasalarında Reform.

TÜSİAD olarak yıllardır bu konuyu siyasi partilerin gündemine getirmeye çalıştık. OLMUYOR. Herkes Anayasa tartışmalarına kilitlenmişken, biz tekrar kuvvetli bir şekilde kamuoyunun önüne bu konuyu getirmek istiyoruz. Çünkü bu konu, bizce siyaset kurumunun kendisinden beklenen reform yeteneğini kısıtlayan, vasatileştiren, arzu ettiğimiz Anayasal ve yasal reform sürecini verimsiz kılabilecek bir engel niteliğinde. O yüzden bizim açımızdan bir demokratikleşme paketinin en önemli unsuru ve belki de ön şartı.

Çok basit ifade etmek istiyorum: bugünkü siyasi partiler düzenlememiz lider odaklıdır. Lider ne derse onu yaparsınız, lider kimi seçerse onu komisyonlara koyarsınız, lider kimi seçerse onu aday gösterirsin, lider sizi beğenmezse partiden uzaklaştırırsınız, liderin klanı vardır, liderin polit-bürosu vardır.
Böyle bir yapıyı savunursunuz, “bu seçmen kendi haline bırakılınca kimi seçeceği belli olmaz” dersiniz ve polit-büroda uygun adayları tespit edersiniz. Parti içi demokrasi gerçekleşmez, doğal olarak parlamento içi demokrasi tesadüfe kalır. Böyle bir yapıdan bir de hükümet çıkarırsınız ve lider ile arkadaşları yürütme ve yasama erklerini birbirinin içine geçmiş bir şekilde bizim adımıza kullanır…
Bu yapı neredeyse hatırlayabildiğimiz geçmişten bu yana hep böyle geldi. Seçmenin tanımadığı ancak liderin çok yakından tanıdığı milletvekillerimiz oldu.



Bunun bir iyi yanı oldu, seçmen milletvekilini tanımadığı için peşinden koşamadı, hesap soramadı, milletvekillerimiz de rahat rahat çalışma fırsatı bulabildiler. Böyle bir yapı doğal olarak parlamento içi uzlaşmayı sınırlayan en önemli unsurlardan biri. Bir istatistik verip diğer konuya geçeceğim. Son on yılda, kanunlaşan düzenleme taslaklarının yüzde 95’i bakanlar kurulu tasarısı olarak gerçekleşmiş. Yani yasama sürecinin sahibi milletvekillerinin teklifi ile kanunlaşan kanun taslakların oranı sadece yüzde 5!!!

Şimdi bu tabloya bir de yönetimde istikrar adına savunulan seçim barajını eklemek istiyorum. Öncelikle hemen hatırlatalım, aşağı yukarı her konuda referans aldığımız, çağdaş demokrasilerde özellikle AB bölgesinde böyle bir baraj düzeyi yok, hatta demokratik standartları tartışmalı bir çok ülkede de maalesef böyle yüksek bir baraj uygulaması yok. Bizde niye yüzde 10 barajı var? Üstelik yüksek baraj uygulaması bir askeri müdahale ürünü de değil… “Sivil İktidar” döneminde yükseltiliyor Türkiye barajı.

Yine aynı liderler istikrar sözcüğünden bahsediyorlar, herhalde kafalarında oluşturdukları bir ideal seçmen tercihi şablonu var. Yüzde 3’lük, 5’lik, 8’lik tercihlerin kayda değer olmadığı kanaatindeler; üstelik parlamentoda bulunmaları durumunda çatlak ses çıkartacaklarını, iç içe geçmiş yasama-yürütme sarmalını bozacaklarını düşünüyorlar. Çağdaş demokrasilerde son derece meşru zemin bulmuş koalisyonların askeri müdahaleyi tetikleyeceği düşüncesine kadar uzanan, sağlıklı olmaktan çok uzak bazı görüşleri bile duymak mümkün.

22 Haziran, 2007

Parlamento "her şeyi" bilir

Parlamento “her şeyi” bilir, bilir ama, eğer genel başkanların iki dudaklarının arasından seçilmemiş, gerçekten milletin vekillerinden oluşuyorsa;

Parlamento “her şeyi” bilir, bilir ama, yasama yürütme yargı arasındaki denge tam anlamıyla kurulmuş, yasama yürütmenin hegemonyasından kurtarılır, TBMM, iç tüzüğünü milletvekillerinin denetleme işlevinin önündeki en önemli engellerden biri olmaktan çıkarabilirse;

Parlamento “her şeyi” bilir, bilir ama o ülkede gerçekten bir “temsili demokrasi” varsa, o ülkenin insanları “temsili demokrasinin” ilkelerine saygı göstermeyi içlerine sindirebiliyor, mahkemelerin iradelerini, kendi görüşlerini destekleyen mitinglerde yükselen talepleri, tüm toplumun talepleriymiş gibi sunup, oy sandıklarının üstünde görmemeyi başarabiliyorsa;

Parlamento “her şeyi” bilir, bilir ama, o ülkenin medyası, “aydınları” kendi korkularının ilacının yine milletin iradesi olduğu gerçeğiyle yüzleşebiliyor, ilk kez askerlerin iradesi dışında gerçekleşen önemli Anayasa değişikliklerine itirazını “meşruiyet” tartışmaları dışında yapabiliyorsa;

Parlamento “her şeyi” bilir, bilir ama, yüzde 10 barajıyla , bırakın barajı, “duvarını” icat edenlerle 25 yıldır mücadele etmeyenlerin, halkın serbest oyuyla seçilmiş bir parlamentoyu görev süresinin sonundayken ”meşru” görmemek hakkını nereden bulduğunu kendine sorabiliyorsa;

Parlamento “her şeyi” bilir, bilir ama, sadece “kendine” demokrasi isteyenlere, her şeyi “demokrasi” ile çözebileceklerine “gerçekten” inanıyorlarsa, oyunun kurallarını oyun oynarken değiştiremeyecekleri hatırlatılabiliyorsa;

Parlamento “her şeyi” bilir, bilir ama, “Köprüyü geçene kadar, bu topluma ayıya dayı demeyi öğretenlerin”, hayatın köprülerden oluştuğunu gördüklerinde, yaptıkları yanlışın bedelini bırakın ödemeyi, bunu da yine topluma, demokrasimize ödetmeye çalıştıkları görülebiliyorsa;

Parlamento “her şeyi” bilir, bilir ama, sivil toplumun “Meclisin iradesinin” üstünde değil, onun çok önemli bir tamamlayıcısı olduğu, “Meclisimizin özgür iradesini” iktidarı, muhalefetiyle, hatta “nefret ettiğimiz siyasal akımlara” rağmen korumanın, demokrasinin “olmazsa olmazı” olduğu anlaşılabiliyorsa;

Parlamento “her şeyi” bilir, bilir ama, üzerinde kurulmaya çalışılan hukuksal, askeri vesayet arayışlarının asıl “bataklık” olduğunu gören, bu bataklığı bilgi, emek ve cesaretiyle “hükümsüz” kılacak, “yurttaşların” iradesine sahip olabiliyorsa;

Ancak bunlar gerçekleşebiliyorsa, parlamento “her şeyi” bilir.

İşte burada saydıklarım ve uzatmamak için sayamadıklarımla, tek bir şeye inanıyorum: Halk, iradesini sadece sandıkta verir, sandıkta geri alır. Bir parlamentonun Anayasal meşruiyetin tek kaynağı budur.

Çok uzakta değil, 22 Temmuz’da hep birlikte, parlamentonun/halkın “her şeyi” bildiğini göreceğiz.

Onpunto / 11.05.2007

21 Mayıs, 2007

Barajı değil, duvarı tartışalım!

Seçimlerde uygulanan yüzde 10’luk baraj, baraj değildir. Duvardır, duvar. Bu duvar, Türkiye’deki seçmenlerin neredeyse %50’sinin oyunu geçersiz kılmaktadır. Parlamentoda bu oylar hiçbir biçimde temsil edilememektedir. Ancak bu konuları tartışırken, her geçen gün daha da güçlenen, yükselen, herkesin bir gün kafasını çarptığı, tam önümüze örülmüş, gerçek duvarları gündeme getirmiyoruz.

Seçmenin % 100’ünün oyunu ikincilleştiren, demokrasimizin önünde dikilen, onu oy verme oyununa dönüştüren asıl duvarları farketmiyoruz. Üstelik AB’nin ve Kopenhag Kritercilerinin de görmezden geldiği, “sessiz” kaldığı duvarlar, bunlar.

Ülkemizde milyonlarca seçmen, her seçimde gider, genel başkanların ve “yakın çevrenin”, iki dudağının biçimlendirdiği listeleri tasdikler. Bu seçimlerde, milletin vekillerinin, adeta, atandığı listeler onaylanır. Yıllardır bu görünmez duvar, aşılamayan asıl duvardır. Millet, basit bir tasdikçiye indirgenmiştir. Bu gerçek karşısında, seçim barajı % 10 olsa ne olur, % 5 olsa ne olur? Milletin oyu, öncelikle bu duvara toslamaktadır.

Yüzde 10. Böyle bir oy barajı, dünyanın hiçbir ülkesinde yok. Bu dert, 1980'de yapılan askeri darbe döneminden kaldı. İstikrar uğruna, temsilde adaleti kolayca yok sayabilen darbecilerin mirası. Bütün demokrasiden korkan demokratlar, tek başına iktidar aşkıyla, şimdi bu baraja yapıştılar. Sanıyorlar ki, ülkeyi koalisyonlardan koruyarak istikrarı sağlamak; etnik kimlikleri sömüren partileri barajın altında tutarak Kürt sorununu çözmek, mümkün. Baraj, 25 yıldır var. Bu sorunlar çözüldü mü? Hayır!

Son seçimdeki “konjonktürün” sağladığı oy dağılımı nedeniyle, tek başına iktidar ve ana muhalefet olanlar, önümüzdeki seçimlerde %10’u geçebilecek olan 2 partiyle birlikte, tek başına iktidarı ve ana muhalefeti, yani “istikrar” sandıklarını da mumla arayacaklarını göremiyorlar.

Sadece onlar mı? Maalesef değil...

Son anketlerde yüzde 10 barajının üstünde kendini gören partiler de, “biz kesin barajın üstündeyiz; altındakiler düşünsün” havasındalar. Girdikleri havanın, anket gazıyla oluşup oluşmadığını seçimler gösterecektir. Elbette bu gazı, millet, seçimlerde oyuyla almasını bilecektir. Fakat demokrasimizin önündeki duvar, yine yıkılamayacaktır. Oyun sürecektir.

Tekrarlayalım, sorunumuz, seçim barajı değildir. O bir biçimde halledilebilir. İşte şimdiden bir sus payı niteliğinde, belli bir barajı (%3-5) geçen tüm partilere, "Türkiye milletvekilliği" verilmesi formülü tartışılıyor. Ancak bu da hiçbir şeyi halletmeyecektir.

Temel sorunumuz, önümüzde dikili duran, yıllardır hiçbir düzeyde denetleyemediğimiz, oylarımızın meşruiyetini sorgulatan duvardır. Öncelikle tartışmamız gereken, her şeyin genel başkanların iki dudağının arasında biçimlendiği, yozlaşmış yapıları nedeniyle kurumsallaşamayan siyasi partiler rejimimizin içinde, neredeyse her taşı burada hazırlanan duvardır. Bu duvar, demokrasimizi, “iki dudak demokrasisi”ne dönüştüren, duvardır.

Bu duvar, siyasette ehliyeti ve liyakati, itaat ve sadakatle yer değiştirten, siyasi partiler rejimimizdir. Tüm partilileri birer amir-memur ilişkisine sürükleyen, ülkeyi bir iki genel başkan ve ekibinin vizyonuna mahkum eden, siyasi partiler ve seçim yasalarımızdır.

Parti içi demokrasiyi de bir çeşit oyun haline dönüştüren, farklı ses ve düşüncelere tahammülü yok sayan, yine bu duvardır. Evet, duvar gibi, kayıtsız, kendinden emin. Bu durumu eleştirseniz, konuşsanız, yazsanız da olmuyor, çünkü "duvara konuşuyorsunuz". Eğer susmaz, çok konuşursanız, "disiplini" bozmaktan kendinizi partinizin kapısında bulabilirsiniz.

Kerameti kendinden menkul, “iki dudağın” biçimlendirdiği bir düzende parti disiplini, artık tüm partililer üzerinde bir tahakküm aracına dönüşmüştür. Lider oligarşisinin ördüğü bu duvara dikkatle bakarsanız, üzerinde en çok şu yazıları okursunuz: İstikrar, uyum, parti disiplini, grup kararı, atama, ortak liste, delege ağalığı,ihraç, merkez yoklaması …

Bu duvarın sağı, solu yoktur. Birbirinin benzeri partilerin, parti yöneticilerinin hep birlikte ördükleri bir duvardır. Türkiye’de tüm yurttaşlarımızın siyasete katılması, demokrasi değil, “kendine demokrasi” isteyenlerden kurtulması için önce bu duvarın yıkılması gerekiyor. Milleti, seçimlerde tasdikçi konumuna indirgeyenler, parlamento sıralarına doldurdukları milletvekillerine de çoğu zaman, “sizi ben seçtim/seçtirttim, ona göre...” davranışını reva görmekten çekinmiyorlar.

Yaşadığımız paradoks, Siyasi Partiler Yasası ve Seçim yasasını tam anlamıyla demokratikleştirecek, bu duvarı yıkacak olanların, yine “iki dudağın” biçimlendirdiği listelerle, TBMM’ye girenler arasında olmasıdır. Ancak, bu vicdan, adalet duygusu, cesaret ve imkansızı başarma azmi, TBMM’nin manevi şahsiyetinde ve kurucu gücünde vardır. Bu gücü hisseden, “Biz, kurşun asker değiliz” diyen milletvekilleri, asıl samimiyet sınavını burada vereceklerdir. Yoksa bu söz de, yıllardır olduğu gibi, sadece bir “duvar yazısı” olacaktır.

Kırılma Noktası / Siyasal İletişim Gazetesi / 26.12.2005

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails