17 Şubat, 2020

İki Dudak Demokrasisi ve Demokratik Siyaset



Güçlü parlamento, gerçek milli irade ile seçilmiş milletvekili ile mümkün…

Parlamenter demokrasiden “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adında bir tür başkanlık rejimine geçtiği tarihten bu yana Türkiye, yeni rejimin sıkıntılarını yaşamayı sürdürüyor. Bir başkanlık rejimi olarak literatürde yer almayan Türk tipi “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” (CHS) Türkiye’yi sadece bir parlamenter sistem olmaktan çıkarmadı. Temelde kuvvetler ayrılığının en güçlü biçimde yaşandığı başkanlık modellerinden birine değil, “tek adam”ın yasama, yürütme ve yargıyı doğrudan etkileyebildiği veya etkisinin, gücünün hesap edilemediği bir rejime sürükledi.

Peki, bu durum Türkiye için beklenmedik bir gelişme mi? Bu sorunun yanıtı: Hayır!

“Tek Adam Rejimi”ne adım adım varıldı

Türkiye, çok uzun yıllardır, hatta çok partili hayata geçtiğimiz tarihten bu yana aslında bir tür “Tek Adamlar Rejimi.” Özellikle 1980 askeri darbesinin ardından Türkiye’de askıya alınan parlamenter sisteme tekrar geri dönüş yapıldığı zaman artık kurulan sistem bir demokrasi değildi; bunun aksine, tam anlamıyla “Tek Adamlar Rejimi”ne, diğer deyişle bir “iki dudak demokrasisi”ne zemin hazırlanmıştı.

Türkiye’de siyaset yapmak, “iki dudağın” icazetine mahkum olmaktır. Bu dudakların birbirinden farkı yoktur; sağ, sol, merkezde olmak fark etmez. Bu “dudaklar”, hangi ideolojiden olursa olsun, kendinden başkasını konuşturmaz; dinlemez; kendi bildiğini söyler ve uygular!

Uzun yıllar askeri/bürokratik vesayetten yakınanlar, liderlerin sultasına indirgenmiş ve siyaset yapmayı belli kişi ve zümrelere boyun eğme, itaate ve sadakate dönüştürmüş bu yapı ile kol kola, Türkiye’nin yıllardır gerçek bir “demokrasi”ye kavuşmasını engellediler. Üstelik bu, iktidarda veya muhalefette olsun, tüm siyasi partilerin içinde yer aldığı değişmez bir sarmal.

Siyasete katılarak Türkiye’yi dönüştürme yolunda istekli, genç, eğitimli, donanımlı kitlelerin uzun yıllar siyasetten uzak tutulma ve durma süreci de böyle gelişti. Siyaseti millet nazarında “kötü” yapan önemli nedenlerden biri de, lider ve ekibine “boyun eğmeden”, tabi olmadan özgür ve bağımsız düşüncelerle siyaset yapılamamasıdır. Bunu yıkmayı deneyenler, kabullenemeyenler ya tasfiye olmakta, ya siyasetten uzaklaşmakta ya da siyasete hiç adım atmamaktadırlar.

1980 sonrası asker denetiminde kurulan parlamentoda partiler ve milletvekilleri darbeci generallerin yer aldığı Milli Güvenlik Konseyi’nin belli bir onayının ardından milletin karşısına çıkabilirken, “tam demokrasi”ye geçişle bu onay kalktı diye düşünüldü. Ancak her zaman bir biçimde var olan “onay” aşaması sadece yer değiştirdi; askerlerin yerini tümüyle partilerin genel başkanları ve ekipleri aldı. Buna yol açan da 1986’da Meclis’te tartışılan seçim yasasından ön seçim zorunluluklarını kaldıran değişiklikleri savunan ANAP’ın milletvekilleri oldu. Bu değişikliklerin kendilerini de “kapıkulları”na çevireceği uyarılarına rağmen, ANAP milletvekillerinin oylarıyla seçim kanunu değişti. (1)

Ön seçimi mecburi kılan 1983 seçim yasasındaki bu değişimle aslında bir “sivil” darbe yaşandı. İki dudak demokrasisinin tohumları Turgut Özal’ın yaptırttığı yasa değişiklikleriyle kalıcı bir biçimde atıldı. Milletvekillerini “kapıkulları”na dönüştüren çarpık düzen, bugüne kadar tüm hükümetler tarafından da sürdürüldü.

Türkiye “iki dudak demokrasisi”nin her zaman çeşitli biçimlerde yaşandığı bir sisteme sahip oldu. Ancak bu sistem, 1980 sonrasında tamamen içselleştirildi. Öyle ki Türkiye; “lider sultası”, “lider oligarşisi” ve benzeri isimler altında sistemin özüne, sonuçlarına yönelmeyen küçük eleştiriler ve parti içi demokrasiyi tamamen yok eden bir siyasal partiler ve seçim yasası yüzünden bugünlere göz göre göre sürüklendi.

29 Ekim 1923’te başlayan parlamenter hükümet sistemi süreci bazı kesintilerle de olsa hep yaşadı. 2007 yılında yapılan anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi sağlandı. Böylelikle parlamenter sistemdeki devlet başkanının Meclis tarafından seçilmesi uygulaması son buldu ve parlamenter sistemden tamamen uzaklaşıldı. 16 Nisan 2017’deki anayasa değişikliği ile de, Türkiye’de parlamenter sistemden iki dudak demokrasisine geçişi iyice tescilleyen CHS oluşturuldu.

Demokrasinin içi çoktandır boşaltılmış, ortada sadece biçim kalmıştı

Şu anda eleştirilen “Tek Adam Rejimi”nin köklerini yıllarca sulayan, aslında iki dudak demokrasisidir. İki dudak demokrasisini şöyle tanımlayabiliriz: Milletin iradesinin yerini, siyasi partilerin genel başkanları ve ona yakın bir ekibin aldığı, demokrasinin biçimsel “oyuna” dönüştüğü bir vesayet rejimi. Milletvekilleri doğrudan halk tarafından seçilmez. Önce partinin genel başkanı (lideri) ve kendisine yakın bir ekip, milletvekili aday adayları arasından milletvekili olabilecekleri tek tek belirler.

Liderin iradesi dışında kimse, seçimlerde “seçilebileceği” yerden aday olamaz. Yerel veya genel seçimlerde de adaylar, aynı biçimde merkez yoklaması, eğilim yoklaması vb. adı altında tamamen anti demokratik bir süreçle belirlenir. Bunu aşarak “ön seçim” yapan bazı partiler olmakla birlikte, bu ön seçimlerde de genellikle yine genel başkan ve ekibinin kontrol ettiği delege sistemiyle (delege ağalığı) farklı, demokratik bir sonuç almanın çok zor olduğu ortadadır. Seçimlerde halk, “seçilmiş” milletvekillerinin arasından “seçilecek sıralara” konmuş adayları tasdikler.

İki dudak demokrasisinde milletvekillerinin temel işlevi, büyük çoğunlukla yasal prosedürün işlemesi için gereken parmak hesabını denkleştirmekten ibarettir. Yasama organının üyesi gibi değil, yürütmenin emrinde bir “tasdik aracı” olarak çalışır, milletvekilleri. Hele tek parti iktidarı söz konusuysa, sadece inip kalkan ve alkışlayan bir “el” haline dönüşürler. Buna direnen milletvekillerini sadece disiplin işlemleri değil, “dava”ya ihanet, hatta ihraç işlemleri de beklemektedir.

Öyle bir durum ki bu; sadece milletvekilleri değil, partilerin tüm organları, il, ilçe başkanları, belediye başkanları asla genel başkanlara rağmen seçilemez. Seçilirse ilerde “kan uyuşmazlığı”, “ortak dil oluşturamama”, “genel merkezin hızına yetişememe”, “parti disiplini” vb. gerekçelerle ya görevden alınır ya da istifa etmek zorunda bırakılır. Çünkü bu düzende partilerin liderleri olmaz, liderlerin partileri olur.

Yakın geçmişte bunun en belirgin örneklerini “metal yorgunluğu” bahanesiyle görevden alınan bazı büyükşehir belediyelerinde yaşamadık mı? Örneğin 2014 yerel seçiminde 4 milyon İstanbullunun oyunu alan kişi, %47,9 oy alan ve girdiği her seçimi kazanan Kadir Topbaş somut hiçbir gerekçe göstermeksizin şu sözlerle istifa etti: “Partim ve sayın genel başkanım uygun gördüler ve 2004 yılında İBB başkanlığı görevini bana uygun gördüler. Partimin her kademesindekilere teşekkür ediyorum. İstanbul gibi müjdelenmiş bir şehre başkanlık yapma onurunu bana yaşattılar.” (2) Aslında şöyle dedi: “Beni İstanbullular seçmedi, hep genel başkanım seçti, şimdi de o istifa et diyor, ben de gidiyorum.”

Burada ironik bir örneğe değinmemek çok eksik olacaktır. Türkiye’de iki dudak demokrasisine en ağır eleştiriler yine bir genel başkandan Kemal Kılıçdaroğlu’ndan geldi. CHP Genel Başkanı 2013 yılında milletvekillerine yönelik yaptığı grup konuşmasında aynen şöyle dedi: “Siyasal Partiler Yasasını getirin değiştirelim. (Alkışlar) Açıkça söylüyorum, lider sultasına son verelim diyorum. (Alkışlar) Milletvekillerini kim seçiyor? Oturuyor liderler masanın başına yazıyoruz isimleri alt alta, vatandaşın önüne koyuyoruz, ‘Bunlara oy vereceksin’ diyoruz. Bu mudur demokrasi?”(3) Kılıçdaroğlu 2014’te de benzer sözleri tekrarladı. Ancak daha sonra CHP de -bazı yerlerde ön seçim yapsa da- milletvekillerini “merkez yoklaması”yla tespit etmeyi sürdürdü.

Mevcut iktidar partisi AK Parti’den kopan ve biri partileşen diğeri partileşme sürecinde olan her iki grup da, kopma gerekçelerinin temelinde bu büyük problemin yattığının çok iyi farkındalar. Liderin mevcut partiyi adeta tapulu arazisi gibi gördüğünün ve kendi anlayışı dışında en küçük muhalefet, oluşum veya kişiye izin vermediğinin somut örneklerini yine yaşıyoruz.

Gelecek Partisi’nin Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, açıkladıkları kuruluş programında bu duruma şöyle işaret etti: “Parti olarak lider kültü ve edilgen kadrolar anlayışına dayanan siyaset tarzını reddediyoruz. Bunun Türkiye’ye ve siyasete nasıl irtifa kaybettirdiğini trajik örnekler üzerinden deneyimliyoruz. Bunun yerine partimi,z irade sahibi ve sorumlu liderlik, güçlü kadrolar, kolektif akıl ve dinamik kitle etkileşimini esas almaktadır.Türkiye’ni,n siyasetin alanını genişletecek ve parti içi demokrasiyi tahkim edecek yeni bir siyasi partiler düzenine ihtiyacı vardır. Bu amaçla, demokratik bir Siyasi Partiler Kanunu hazırlanacaktır.”(4)

Benzer sözleri, kuracağı partiyle ilgili bilgi verirken Ali Babacan da şöyle dile getirildi: “Türkiye’de parti disiplini ile parti içi demokrasi arasında ciddi ikilem söz konusu. Parti içi demokrasi, özeleştiri mekanizmaları çalıştırılmayabiliyor. Siyasi Partiler Yasası’nda mutlaka parti içi özeleştiri, demokrasiyi işletecek bazı mekanizmaları, süreçleri mecbur hale getirmek. Bu kültürün değişmesi lazım.”(5)

Bu antidemokratik siyasi parti düzeni sayesinde “askeri/bürokratik vesayet” de uzun yıllardır daha rahat egemenlik kurarken, devleti içerden ele geçirme çabalarına karşı milleti çaresiz bırakan “siviller” Türkiye demokrasisinin hep emekleme çağında kalmasına da yol açtılar. Devletin birçok kurumunu tümüyle ele geçirmeye çalışmış ve adeta içini boşaltmış Fethullahçı, terörist bir yapının bu kadar rahatça mesafe alabilmiş, korunabilmiş olmasının ardında da iki dudak demokrasisini aramak hiç yanlış olmayacaktır.

Tek adamın her şeye karar verdiği, yönlendirdiği, kabul ya da ret ettiği bir yapıda, demokratik bir eleştirinin bile esirgendiği, tahammül görmediği bir ortamda, otoriter ya da totaliter arayışların, komploların filizlenmesinden daha doğal ne olabilir?

Güçlü temsil / güçlü vekil parlamenter demokrasinin önkoşuludur

Şimdi yeni kurulan siyasi partiler de muhalefet partileri de tıkanan CHS’den yeniden parlamenter sisteme dönmeyi savunuyorlar. Güçlendirilmiş bir parlamentodan bahsediyorlar. Ancak geçmişin parlamentosu veya parlamenter sisteminin bugünü ürettiğini kavrayamayanlar, uzun uzun anlattığımız iki dudak demokrasisinin bizi bu noktaya nasıl getirdiğini çözemeyenler, Türkiye’yi daha büyük bir krize taşımaktan başka bir şey yapamayacaklardır.

Eğer yeniden parlamenter sisteme döneceksek bunun temel, hatta vazgeçilmez koşulu güçlü milletvekilidir. Milli iradenin seçtiği milletvekilidir. Liderin, genel başkanın değil milletin vekaletine gerçekten sahip vekildir. “Yönetimde istikrar” ve “parti disiplini”ni önceleyen anlayış, “temsilde adalet” ve “milletin gerçek vekili” arayışlarıyla bir denge kurmak zorunda olduğunu anlamalıdır. Gelinen noktada “Gazi Meclis”e artık gerçek itibarını yeniden vermekten kimse kaçınamaz.

Anayasanın ve mevcut yasal düzenlemelerin engel olamadığı “iki dudak demokrasisi” bu biçimiyle yeni siyasi partiler ve seçim yasası ile kırılmalıdır. Türkiye’nin uzun yıllar önce kötü bir “temsile” dönüşmüş “temsili demokrasi”sini ne kadar güçlendirirseniz güçlendirin, yine tamamen demokratikleşmemiş süreçlerin ardından yapılan seçimlerle ortaya çıkacak bir parlamento devasa ve belki daha belalı bir otoriterleşme projesini beslemekten başka bir şeye yaramayacaktır.

Bugün anayasal düzeyde meşruiyet arayışına giren herkesin farkında olduğu gerçek, anayasayı tartışan, hazırlayan, onaylayan bütün yapıların demokratik süreçlerin bir ürünü olmasının kaçınılmazlığıdır. Kendisi demokratik “olmayan/olamayan” siyasal partiler nasıl olup da demokrasi üretecek, böyle bir anayasa için mücadele edebilecek ve onu koruyacaklardır?

Rejimi “tek adam” aşamasına kadar getiren, neredeyse bütün siyasal sistemi kilitleyen, parti-içi demokrasiye hayat hakkı tanımayan ve partilerin üyelerini, karar organlarını yok sayan genel başkan ve ekip oligarşisidir. Bu, Türkiye demokrasisinin doğal bir sonucu gibi algılanmaya devam ettiği takdirde sadece isimler değişecek ama ana sorun, rejimin otoriterleşme fırsatı sunan nitelikleri değişmeyecektir.

Doğru işleyen parlamenter bir sistem için Türkiye’nin her şeyden önce sivil, demokratik bir siyasi partiler ve seçim yasasına ihtiyacı vardır. Kanımca, gerçek “sivil anayasa” da ancak bundan sonra mümkündür. Yoksa genel başkanların ve kurdukları ekiplerin elemesiyle oluşmuş, yine milletin basit bir tasdikçiye indirgendiği süreçlerle oluşmuş bir parlamentonun yaptığı anayasanın demokratik “meşruiyeti” ve kimi “temsil” ettiği her zaman tartışmalı olmayı da sürdürecektir.

Anayasal düzeyde sağlanacak güvenceyle, partilerimizi milletin iradesinin kayıtsız ve şartsız egemen olduğu yapılara dönüştüremediğimiz, milletin vekilleri ile millet arasında doğrudan bir bağ kuran seçim sistemleri üzerine odaklanmadığımız sürece, adı “cumhuriyet” olan ama aslında siyasi partileri küçük krallıklara dönüşmüş bir Türkiye’de yaşamaya mahkum olacağız.

Bu arayış veya yeni sistem; yeniden güçlü parlamento, demokratikleşme yolunda tüm tartışmalar, siyasi partilerin üst organlarıyla sınırlı kaldığı takdirde, iktidar seçkinlerinin kısıtlı “vizyon”unu yansıtmaktan ileri gidemeyecektir.

Anayasamızın 68. maddesi siyasi partiler için “demokratik siyasi hayatın “vazgeçilmez’ unsurlarıdır” diyor. Ancak uzun zamandır biliyoruz ki siyasi partiler demokrasimizin “vazgeçilmiş” unsurlarıdır. Vazgeçmeyeceksek, parlamenter sistemi yeniden merkeze ve tartışmanın odağına yerleştireceksek, “demokrasicilik” oyununa bir son verip milletin gerçek vekillerine milli iradeyi temsil ve savunma şansı tanımaktan başka çaremiz yok.

*O. Suat ÖZÇELEBİ
Siyasal İletişim Danışmanı
SİTA Politik Danışmanlık Genel Müdürü
sozcelebi@sita.com.tr

(1) Kaya Erdem, Demokrasinin İlk 50 Yılı, (İstanbul: Doğan Kitap, 2016) s.340
(2) Kadir Topbaş’ın istifa metni için bkz: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/829455/ibb-baskani-kadir-topbas-istifa-etti.html
(3) CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun grup konuşması için bkz: http://ikidudakdemokrasisi.blogspot.com/2013/04/klcdaroglu-milletvekillerini-kim.html
(4) Ahmet Davutoğlu Gelecek Partisi Kuruluş Programı Konuşması, detaylı bilgi için bkz: https://www.sozcu.com.tr/2019/gundem/iste-ahmet-davutoglunun-gelecek-partisi-kurulus-programi-konusmasi-tam-metin-5507690/
(5) Ali Babacan röportajı için bkz: https://www.haberturk.com/tv/programlar/video/teke-tek-26-kasim-2019-ali-babacan-ak-partiden-neden-istifa-etti/663505

* Bu yazı Sosyal Demokrat Dergi'nin 109 ve 110'nuncu sayısında (Ocak-Şubat 2020) yayımlanmıştır. Fotoğraf SD Dergiden alınmıştır.
Buradan ulaşabilirsiniz: Tıklayınız

17 Ocak, 2020

Babacan, Davutoğlu ve Lider Kültü

Son 2 yıl içinde iki dudak demokrasisi bloğunda değerlendirecek çok fazla gelişme yaşandı, bunları arşivime kaydetsem de birçoğuna blogda yer veremedim.

Ancak AK Parti'den ayrılan eski Başbakan Ahmet Davutoğlu ve eski Başbakan Yardımcısı ve Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan tarafından yapılan aşağıdaki önemli açıklamaları buraya not düşüyorum. İlerde yeni kurulan bu siyasi partiler hangi çıkış noktalarından hareket etmişti bunları tekrar görebilmek herkes için çok faydalı olacaktır.

Gelecek Partisi’nin Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu açıkladıkları kuruluş programında Türkiye'de yaşana "iki dudak demokrasisi"ne şöyle işaret etti: 
“Parti olarak lider kültü ve edilgen kadrolar anlayışına dayanan siyaset tarzını ret ediyoruz. Bunun Türkiye’ye ve siyasete nasıl irtifa kaybettirdiğini trajik örnekler üzerinden deneyimliyoruz. Bunun yerine, partimiz irade sahibi ve sorumlu liderlik, güçlü kadrolar, kollektif akıl ve dinamik kitle etkileşimini esas almaktadır. Türkiye'nin siyasetin alanını genişletecek ve parti içi demokrasiyi tahkim edecek yeni bir siyasi partiler düzenine ihtiyacı vardır. Bu amaçla, demokratik bir Siyasi Partiler Kanunu hazırlanacaktır.”


Kuruluşunun Şubat ayına sarktığı söylenen partisiyle ilgili Fatih Altaylı'nın programında  bilgi veren Ali Babacan siyasi partilerin yaşadığı problemlerle ilgili düşüncelerini şöyle dile getirdi:
“Türkiye'de parti disiplini ile parti içi demokrasi arasında ciddi ikilem söz konusu. Parti içi demokrasi, öz eleştiri mekanizmaları çalıştırılmayabiliyor. Siyasi Partiler Yasası'nda mutlaka parti içi özeleştiri, demokrasiyi işletecek bazı mekanizmaları, süreçleri mecbur hale getirmek. Bu kültürün değişmesi lazım.”

Bu sözlerin ardından kendi partilerinde nasıl bir etkinlik sergileyeceklerini kamuoyu dikkatle takip edecektir.

30 Ekim, 2017

Demokrasicilik oyununa devam

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın "En kısa sürede istifa edeceklerine inanıyorum" sözleriyle işaret ettiği ve "metal yorgunluğu" hastalıklarını teşhis ettiği isimlerden sonuncusu da bugün istifa etti.

Ahmet Edip Uğur, 30 Mart 2014'ten bu yana sürdürdüğü Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinden ve AKP'den ayrıldığını bugün basın toplantısıyla duyurdu.


Ancak Uğur, diğer istifacılardan farklı olarak hem partisinden istifa etti, hem de maruz kaldığı baskıları çok açık bir şekilde dile getirdi. Normal bir ülkede bir belediye başkanı ailesine kadar tehditler aldığını söyleyerek istifa etmek zorunda bırakılsa ne yapılır?

En azından bu ülkede bir şeyler yapılmayacağını, eğer isterse kendisinin hukuksal girişimlerde bulunabileceği, (bakalım savcılar tehdidi dikkate alacak mı?) eski Adalet bakanı şimdi hükümet sözcüsü tarafından bir soru üzerine açıklandı. Uğur, "
Külli iradeye teslim olarak cüzi irademle milletime vefa gösteriyorum." dedi, aslında kendisini belirleyen iradenin iki dudağı arasında cüzi iradesinin, hele seçmen iradesinin hiçbir anlamı olmadığını gösterdi.  

Çok kısa bir açıklama ile istifa eden Uğur'un istifa sırasında söylediği sözler iki dudak demokrasisi'nin Türkiye'de nasıl bir baskı aracına dönüştüğünü çok açık bir biçimde gösteriyor: "Kendi adıma şunu söylemeliyim. Yolsuzluğunuz yok, FETÖ bağlantınız yok fakat ailenize, evinize kadar ulaşan baskılar, hatta tehdide varan müdahaleler var. Bu katlanılacak bir durum olmanın ötesine geçmiştir. AK Parti'de siyaset yapma imkanımız ortadan kalkmıştır. Külli iradeye teslim olarak cüzi irademle milletime vefa gösteriyorum. Partime ve başkanlık görevime burada veda ediyorum. Vicdan rahatlığı ile bu kararı almış buluyorum. Hepinize, bütün hemşehrilerime, uzun mesai yıllarımda bana destek olan aileme teşekkür ediyorum."

Lider oligarşisi kendisi için çalıştığı zaman, demokrasiyi ve seçmen(partili/delege) iradesini hatırlamayan ya da kolayca yok sayanlar, bir kişinin "dava" kılıfıyla kendi iradesini istediği zaman kafalarına indirebileceği bir sopaya dönüştürebileceğini bunca deneyime rağmen görmemekte ısrar ediyorlar. Uğur, yaşadıklarından sonra "dava" falan hatırlayacak bir durumda olmadığını gösterdi.

Ancak
kabul etmedikleri ve istemedikleri istifalarından kendileri için de bir övünme payı çıkarmak, kamuoyunda içine düşürüldükleri acz algısından sıyrılabilmek, sığınılabilecek bir gerekçeye sarılmak için "dava"yı kullananlardan biri de Gökçek oldu. 

Geçen hafta tüm zaman kazanma talepleri reddedilen ve istifasını sunmak zorunda bırakılan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'in ifadeleri hem "biat"ın hem de "dava aşkı"nın demokratik yönetim sisteminin yerine siyasal yapının, yönetim erkinin temel karakterine dönüştüğünü çok iyi ifade ediyor: "(...) Ben bir dava ahlakından geliyorum. Benim davamda şahsi çıkarlara yer yoktur. Benim davamda nefse uymak yoktur. Yapılan değerlendirme ile genel başkanım ve liderim Recep Tayyip Erdoğan tarafından istifam istenmiştir. Benim davamda emir demiri keser. (...) Başarısız olduğumu düşündüğüm, yorgun olduğumu düşündüğüm için değil, ya da herhangi başka bir kaygı nedeni ile değil, sadece ve sadece ülkemi lider ülke yapacağına inandığım Recep Tayyip Erdoğan'ın talebini yerine getiriyorum. " 

Aynı "dava" yaklaşımını Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe'de istifasında şöyle dillendirdi: "Böyle bir teşkilat terbiyesi olan, ömrünü davaya adamış biri olarak, 24 yıldır belediye görevlerinde hep hizmet konusunda adımlar attık. Bu yolda kavgadan yana hiç olmadım. Bugüne kadar sürdürdüğümüz kavga değil hizmet ilkesini sonuna kadar sürdüreceğiz, parti liderimiz ile ters düşmeyeceğiz. Bu şartlarda Bursamıza hizmet imkanının kalmadığı ortadadır. Bugün itibarıyla Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevimden istifa ediyorum.” 

Biatı, "dava" kılıfını nefse uymak olarak görmeyenler, asıl her düzeyde demokrasiyi savunmanın hem kişisel hem de ülkesel olarak onurlu bir çıkış olduğunu gösterme şansına da doğal olarak sahip değiller. Zaten geldikleri göreve "seçim" adı altında atanmayı seçenler, atayanın iradesine çoktan esir oldukları için buradan zorlama bir "direniş/muhalefet" hikayesi çıkarmak da mümkün değildir.

Şimdi şöyle soralım: 


Referandum sonrası 6 ay geçmesine rağmen hazırlanmayan, TBMM'de ele alınmayan uyum yasalarının en önemlileri arasındaki yeni siyasi partiler ve seçim yasasının arifesinde tüm siyasi partilerin, halkımızın yaşanan istifalarla bu süreci birlikte değerlendirmek zorunda olduklarını hatırlatmaya gerek var mı? 

Kimse kendi partisinin ve liderinin "dava"sına gösterdiği hassasiyet ve bağlılığın küçük bir parçasını, Anayasal bir devlet, milli irade, hukukun üstünlüğü, temel hak ve özgürlüklerin güvencesi olan demokrasi davası ve ahlakı için göstermeyecek mi? "İki dudak demokrasisi"ne karşı kimse, davasından vazgeçtim, her şeye rağmen, yeni siyasi partiler yasası hazırlanırken bile bu "çaresiz belediye başkanları"nı da aşarak demokrasiyi savunma iradesini ve onurunu göstermeyecek mi?

Göstermeyecek, tüm siyasi partilerde demokrasicilik oyununa devam...

13 Ekim, 2017

Topbaş, Gökçek ve iki dudak demokrasisi

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'a "metal yorgunluğu"ndan muzdarip olduğu teşhisini koyan AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan onu görevinden istifa ettirdi. Topbaş "adam yerine konmamak" gibi laflar etse de "örnek gösterilen bir nezaketle" görev yerini yine Erdoğan tarafından önceden belirlenen halefine terk etti. Metal yorgunluğu hastalığının yanında FETÖCü damat, ihale, reddettiği imar değişikliği dosyaları vs. bir sürü komplikasyon da sayıldı ama, öyle ya da böyle son seçimde (2014) 4 milyon İstanbullunun oyunu alan kişi, %47,9 oy alan ve girdiği her seçimi kazanan kişi somut hiçbir gerekçe göstermeksizin şu sözlerle istifa etti: "Partim ve sayın genel başkanım uygun gördüler ve 2004 yılında İBB başkanlığı görevini bana uygun gördüler. Partimin her kademesindekilerine teşekkür ediyorum. İstanbul gibi müjdelenmiş bir şehire başkanlık yapma onurunu bana yaşattılar."


Ayrıca şunları da söyledi: "Yüce rabbime hamd ediyorum. Böyle bir şehir bir başka şehir. Türkiye’deki tüm belediye başkanlarının abisi oldum. Bu şehir beni Dünya belediyeler Birliği Başkanı yaptı. İnsanlar çok şeyi affeder adam yerine konmamayı affetmez. İstanbullulara tekrar tekrar teşekkür ediyorum."


Özetle şöyle dedi: Beni İstanbullular seçmedi, zaten genel başkanım seçti, şimdi de o istifa et diyor ve gidiyorum. Araya da bir yakınma gibi "adam yerine konmama" lafı yerleştirdi Topbaş, kim koymadı, ne oldu, bunu kuru bir teşekkür dışında açıklama "nezaketini" İstanbullulardan 4 milyonun üzerindeki seçmeninden kolaylıkla esirgedi. Topbaş, gönül koymayın dedi İstanbullulara, gönül koymak değil aslında seçmen, adam yerine koyulmamaktan mustarip, aynı kendisinin şikayet ettiği gibi. Ama kimin umurunda?

Yanıt basit: Kimsenin umurunda değil, aslında bunu beklemek de "normal" değil. Normal olan Türkiye'nin bir iki dudak demokrasisi olduğu gerçeğini her olgu ve benzeri olayda asla unutmamak. Kendilerini aday yapan kişiye olan bağlılık ve yükümlülük, "dava"ya adanmışlık sosuyla servis ediliyor hemen her partide, sonra da bir "metal yorgunluğu" teşhisiyle milletin emanetini istenen kişiye bırakıyorsunuz geriye,kuru bir "3 dönemdir bana güvenen ve yetki veren İstanbullular'a teşekkür ediyorum" sözü kalıyor. Bir de kendi yerine atanan büyükşehiri yönetmek için hiçbir seçmenden oy almamış kenti yaklaşık 1,5 yıl yönetecek bir tür kayyum!

"Metal yorgunluğu" salgınının başka kentlere de bulaştığını görüyoruz. Sadece Büyükşehirler de değil üstelik. Hastalığa yakalananlar için göreceksiniz kendilerini oraya aday gösteren kişiye/iradeye "dava"ya inanmış kişiler olarak sadakat/bağlılık önde yer alacak, seçmenin iradesi değil. Bu durum, "seçmen zaten sana değil lidere, partiye oy veriyor öncelikle" denilerek bir de gerekçelendirilecek, yerel seçim yerel aday özelliği bile hiçe sayılarak. 

Türkiye'de hemen her düzeyde itaat ve sadakat, demokratik kültür, ehliyet ve liyakatin önünde yer  alıyor. 


Bunun son örneğini Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'te yaşayacağız. Bakın onu seçen irade bunu zaten beyan etmiş: "Bazı arkadaşların kenar köşe yazdıkları, ‘Seçimle gelen, seçimle gider’ veya ‘Sandıkla gelen sandıkla gider’ lafları var… Kusura bakmasınlar da; seçimle gelen seçimle gider ama bunlar bağımsız seçimle gelip bağımsız seçimle gitmiyorlar. Bunlar tabii ki bir iradenin yaptığı ön seçimler vesaire neticesinde buralara geliyorlar. Ve yani, siz 20 sene, 23 sene, 24 sene belediye başkanlığı yapacaksınız, bazı yerlerde üç dönem belediye başkanlığı yapılacak… İlanihaye buralarda kalınacak diye bir şey yok. Bugüne kadar partinin yönetimi, devamı istikametinde eyvallah demişse, her türlü desteği vermişse; şimdi de kalkıp eğer böyle bir irade ortaya çıkmışsa…(...) 
Bazı arkadaşlarımızın bence bundan rahatsızlık duymaması, tam aksine, bizim yönetimimiz eğer böyle bir karar verdiyse, verecekse, o konuda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımızın yaptığı gibi o nezaketi gösterir. Dolayısıyla bu hareketi güçlendirir."


Görülüyor ki Gökçek'ten ve diğer istifası istenen belediye başkanlarından da kısa bir zaman sonra "dava"ya kendini adamış olarak kendisini oraya atayan/seçen "iradeye" teşekkür ile bir veda dinleyeceğiz. Kişiliğe özel sorun çıkarma potansiyeli taşısa da kimileri, kısa vadede bunu görme şansımız olmayacaktır, eğer "nezaket" göstermezlerse akçeli işler, dosyalar derken bir anda kendilerini, "ihanet" damgası ve "hain" sıfatıyla başka bir boyutta bulabileceklerini iyi bilirler. Sonrası ise o kişinin gücü ve sorun çıkarma potansiyeline bağlı görünüyor.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan "seçimle gelen seçimle gider ama bunlar bağımsız seçimle gelip bağımsız seçimle gitmiyorlar. Bunlar tabii ki bir iradenin yaptığı ön seçimler vesaire neticesinde buralara geliyorlar. " dediği zaman "hangi ön seçim, o zaman da "bir irade" sizdiniz, sonra da; gerçek bir ön seçim hiçbir zaman AK Parti'de yapılmadı ki. Hele başlangıçta partililerin kullandığı oylar bile sayılmıyor, çuval içinde genel merkeze yollanıyor, sonuç ancak kimin aday olduğu açıklandığı zaman öğrenilebiliyordu. Size rağmen birinin aday olması seçilmesi bir kez bile mümkün olabildi mi?" diye sorabilecek bir gazetecinin bile bulunmadığı, bulunamadığı ve bu gidişle bulunamayacağı bir medya ortamının da iki dudak demokrasisinin temel bir bileşenine dönüştüğüne dikkat çekmek gerekir.  

Bütün bunların milli irade, sandıktan çıkmak, seçmen iradesinin kutsallaştırıldığı, vesayet eleştirilerinin en yoğun olduğu, neredeyse her gün tekrarlandığı zamanlarda yaşanıyor olması, Türkiye'de söylem ile eylem arasındaki inandırıcılık mesafesinin ne kadar açıldığına da gösteriyor.

Son yaşanan ve yaşanacak belediye başkanlarının istifa süreçleri (metal yorgunluğu salgını) Türkiye'nin problemlerinin temelinde yatan iki dudak demokrasisi gerçeğinin altını yine kalın bir çizgiyle çizdi. Hemen her siyasi partiye büyük oranda egemen olan bu yapı, milli iradeyi baştan sakatlayan bu düzen, Anayasal ve yasal düzeyde çözülmeden demokrasimizin çapı, lider sultasının eline, insafına terk edilmiş olmayı sürdürecektir. 

Demokrasicilik oyununu oynamaya devam...

06 Temmuz, 2017

İki açıklama!

Kapatılan FP ve sonrasında da AKP Kurucu Üyesi ve Ankara Milletvekili olan Ersönmez Yarbay, AKP içinde yer almasına karşın, partinin kuruluşundan itibaren parti içi demokrasiyi savunan tutumuyla, farklılığıyla biliniyor. Yarbay, son olarak düşüncelerini, ‘Cumhurbaşkanlığı Sistemi (Yağmurdan Kaçarken Doluya Tutulmak)’ adlı kitabında dile getirdi. Halen AKP içinde yer alan ancak parti ve ülke içi tam demokrasi isteyen, Yarbay’ın son günlerdeki sıcak tartışmalara ilişkin görüşleri şöyle:

-Önce tüzüğü değiştirdiler: Biz FP’nin kapatılmasından sonra AKP’yi kurduk. O dönemde beni davet ettiklerinde ben parti içi demokrasi olacaksa kurucu olabileceğimi söyledim. Gerçekten de çarşaf listenin olduğu, parti yönetimlerinin genel başkan değil, parti teşkilatı ve kongrelerde belirlendiği demokratik bir tüzük yazdılar. Ancak iktidara gelir gelmez, hemen olağanüstü kongre toplayıp tüzükteki bu demokratik maddelerin tamamını kaldırdılar. O kongrede ben bu tüzük değişikliklerine tek başıma muhalefet ettim.

Gül ve Arınç'ı uyardım: Şimdi tek adam tartışmaları var. Ben tüzükteki demokratik maddelerin değiştirilmesinin tek adamlığa gidiş olduğunu ta o zaman söyledim. Benim muhalefetimin nedeni de buydu. Hatta bizzat o zaman gidip Abdullah Gül’e de Bülent Arınç’a da bunu söyledim. Onları, ‘Bu değişiklikler tek adamlığa gidiştir. Hep birlikte engel olalım’ diye uyardım. Ancak onlar, ‘Şimdi parti içinde görüş ayrılığı zamanı değil, birlik beraberlik zamanı. Bunların zamanı değil’ diyerek sustular. Şimdi yıllar sonra tek adamlıktan yakınanlara yıllar önce yaptığım uyarıları dinlemediklerini hatırlatmak isterim

Bu sözleri özellikle "iki dudak demokrasisi" çerçevesinde buraya not düşüyorum. Ayrıca daha önce atladığım Kılıçdaroğlu'nunşu sözleri de not düşmek gerekir diye düşünüyorum.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun bu sözlerini biraz gecikmeli de olsa buraya kayıt düşelim. Bu sözün parti içi demokrasi ve siyasi partiler yasası ile ne derece uyumlu olduğunu da sorarak...

"Bütün baskılara, saldırılara rağmen, silahlı ve silahsız, bütün eşit olmayan koşullara rağmen bu ülkenin seçmenlerinin yarısı sandığa gitti ve demokrasiden yana tavır koydu. Bu olağanüstü değerlidir. Bu değeri korumak her CHP'linin boynunun borcudur. Parti içi mücadele, parti içi kavga... Parti içi kavgaya asla izin vermeyeceğim. Kavga edenleri gerekirse kapının önüne koyacağım."  (2 Mayıs 2017 TBMM Grup konuşması) Link için tıklayın.

28 Kasım, 2016

OHAL ile ANAYASA yapmak...

OHAL olan bir ülkede ne yeni Anayasa tartışılır ne yeni Anayasa yapılır. Meclis'te kendi başlarına komisyonlarla, pazarlıklarla, maddeleri saklayarak, milletvekili hesaplarıyla yapılan sadece bir aldatmacadır.

15 Temmuz'da FETÖ'cülerin bu ülkenin yıllarını çalan, insanlarını katletmekten ve TBMM'yi bile bombalamaktan çekinmeyen hain darbe girişimleri en küçük ayrıntısına kadar açığa çıkarılmalıdır. Bu konuda özellikle ihmali bulunan, buna katılan ya da açık-örtülü destek veren her türlü kişi ve kurum sonuna kadar cezalandırılmalıdır.

Ancak bu darbe girişimi ülkenin muhalif unsurlarının susturulması ve tasfiyesi için bir "bahane" olarak kullanılmamalıdır. Bunun en çok, bu sinsi ve ülkenin en temel kurumlarına sızmış, hatta ele geçirmiş görünen FETÖ melanetinin işine yarayacağı aklı selim yöneticiler tarafından görülmelidir.

OHAL bir ülkenin "olağanüstü" koşullarına olağanüstü çözümler gerektiğinde başvurulan Anayasal bir argümandır. Ancak bu argümanı yeni bir Anayasa yapma, ülkenin rejimi konusunda tartışmalar yürütme, değişiklikler yapma aşamasında yürürlükte tutmak, her türlü haklı, haksız çabanın anlamını ve içini boşaltacaktır.

Sonuçları ne olursa olsun, ne kadar kapsamlı olursa olsun, referandum vs. hepsi son tahlilde göz göre göre gerçekleştirilen bu ihmal yüzünden iflas edecektir. Somut hiçbir şey ortaya çıkmayacaktır. Yapılanlar sadece ve yine milletin, ülkenin vaktini çalmaktan başka da bir şeye yaramayacaktır.

OHAL ilan edip KHK'larla bir ülkeyi ancak "idare" edersiniz, ama asla kükreseniz, zıplasanız, tepinseniz de yönetemezsiniz.

Yine tekrarlıyorum ülkenin temel sorunu ANAYASA değil, demokratik bir siyasi partiler ve seçim yasasıdır. Demokratik bir siyasi partiler ve seçim yasası ile oluşmuş bir Meclis'in yaptığı Anayasa ancak milli iradenin temsilini gerçekten sağlayabilecektir.

Bunun ön koşulu da Anayasadan önce siyasi partiler ve seçim yasalarını demokratikleştirmek, lider ve ekibinin siyasi partilerde milletin iradesine ipotek koymasını sağlayan "yasal oligarşi"ye son vermekten geçmektedir.

Türkiye'nin on yıllardır değişmeyen temel sorunu "İki dudak demokrasisi"dir.

28 Ocak, 2016

MHP'de iki dudak demokrasisi

MHP'de olağanüstü kongre talebiyle imza toplayan muhalifler, hem Türkiye demokrasisi için yeni bir sınav verecekler, hem de süreç boyunca yaşananlar Türkiye'nin nasıl bir "iki dudak demokrasisi" olduğunu herkese tekrar gösterecek.

Bir siyasi partiler yasası düşünün bir partide muhaliflere, Olağanüstü Kongre'yi toplamak için yeterli imzayı buldukları halde bunu gerçekleştirme şansını açıklıkla sağlamasın. Bunu engelleyebilecek bir parti tüzüğü hazırlanmasına izin versin. Siyasi partileri mevcut yönetim ve genel başkanların insafına terk etsin. Bugün karşılaşılan temek sorun Siyasi Partiler yasasının 12 Eylül'den beri korunan, hatta bizzat "siviller" tarafından daha da geriletilen anti demokratik yapısıdır ve bugüne kadar bu yapıya hiçbir iktidar sürekli dillendirmesine rağmen dokunmamıştır.

Milliyetçi Hareket Partisi'nde yaşananlar bugün birçok siyasi partimizdeki muhaliflerin kaçınılmaz kaderidir. 

Trajik olan bugün muhalif olup bunları dile getirenlerin düne kadar genel başkan ve ekibinin bir parçası olarak mevcut yapıdan hiç şikayetçi olmamalarıdır. Muhalifler Genel Başkan Devlet Bahçeli'nin iki dudağı arasından "milletvekili" gösterilirken, adaylaşma süreci böyle gelişirken, parti içi demokrasi lider sultasına indirgenirken her zaman sessiz kalmışlardır.

MHP'de yeni genel başkan adayları Meral Akşener, Koray Aydın ve Sinan Oğan, olağanüstü kongre için topladıkları 543 imzayı, avukatlar aracılığıyla genel merkez yazı işleri müdürlüğüne 15 Ocak'ta teslim etmiş, imzaları teslim almayacağı iddia edilen genel merkez, muhalif delegelerin isimlerini öğrenebilmek için imzaları kabul etmiş ve inceleme başlatmıştı.

Gelinen noktada bazı isimlerin parti üyesi olmadığı, dolasıyla imza veremeyeceği söyleniyor.Muhaliflerin mahkemeye başvurması halinde söz konusu isimlerin mahkemeye sunulacağı belirtiliyor.

Tekrarlıyorum, bugün MHP'de yaşananlar Siyasi Partiler Yasası tümüyle değişmeden her partideki muhaliflerin kaderidir. Türkiye'nin yönetim sistemi, değiştirilmesi neredeyse imkansız genel başkanların/liderlerin zekası, kapasitesi ve dar ekiplerinin vizyonuna indirgenmiş, parti örgütünün tamamen buna hizmet ettiği bir "iki dudak demokrasisi"dir. 

Partiyi tamamen Genel başkan ve ekibinin biçimlendirmesine, mevcut yapının asla bozulmamasına, kaybedilen her seçimden sonra gerekirse "ekip" değişikliği ile hiçbir şey olmamış gibi yola devam edilmesine izin veren bir siyasal yapıda gerçek bir değişim olanaksızdır. 

Ülkenin temel sorunlarını çözememesinin, bir türlü demokratikleşememesinin, temel hak ve özgürlüklerin sadece lafta kalmasının, siyasete yeni insan, düşünce, vizyon kazandırılamamasının altında yatan en önemli unsurlardan biri de budur.

19 Ocak, 2016

CHP Kurultay Sonuç Bildirgesi'nde demokratik siyaset

CHP 35. Olağan Kongresi 16-17 Ocak 2016 tarihlerinde "Demokrasi Değişim ve Kardeşlik" sloganı öne çıkarılarak Ankara'da gerçekleştirildi. Bu kongrede her zaman olduğu gibi, demokratik siyaset ve  parti-içi demokrasi konularında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Kurultay ve genel başkan adaylığı konuşmalarında ciddi vurgular yaptı. Bu yaklaşım 21 maddelik Kurultay sonuç bildirgesine de yansıdı.




Sonuç Bildirgesinin özellikle 4. ve 5. maddelerinde hem siyasi partiler ve seçim yasalarındaki değişimin zorunluluğuna dikkat çekerken hem milletin vekilini milletin seçmesine hem de parlamentonun güçlendirilmesine özel vurgu yapıldı.

Bu maddeler şöyle:


  • Siyasi Partiler Yasası ve seçim yasaları, milli iradenin kusursuz temsilini sağlamak üzere değiştirilmeli, lider sultasına son verilerek milletin vekilini milletin seçeceği, halkın iradesinin Meclis’te baraja takılmadan temsil edilebileceği demokratik siyaset rejimi getirilmelidir.

  • Kuvvetleri tek elde toplamaya dönük girişimler boşa çıkarılarak, kuvvetler ayrılığına dayalı parlamenter demokrasi güçlü ve etkin kılınmalıdır. Parlamento güçlendirilmeli, parlamento üzerindeki her türlü vesayete son verilmelidir.
Öncelikle CHP'liler sonra da tüm seçmenler bu sonuç bildirgesinin, vaatlerin, saptamaların nasıl uygulandığı konusunda sıkı takipçi olmak zorunda.

İki dudak demokrasisi'nin sona erdirilmesinin ilk koşulu, hatta demokratik bir Anayasa'ya Türkiye'nin sahip olmasının temel zemini yeni bir siyasi partiler ve seçim yasası yaparak, seçim barajının %3-5 oranına çekilmesinden geçiyor. Bunlar gerçekleşmeden tam anlamıyla demokratikleşmek, milletin kendi vekilini seçmesi, parlamentonun ve milletvekillerinin saygınlığının artması ve lider sultasından kurtulmak gibi bir şansımız yok.

08 Nisan, 2015

2015 seçimlerinde de "iki dudak" görev başında

7 Haziran 2015 seçimi için milletvekilliği adaylık süreçleri yine iki dudak demokrasisi'nin Türkiye'de nasıl hüküm sürdüğünü kanıtlar nitelikteydi. Aday adayları, adaylaşma sürecinde Genel merkezlerde kendilerini genel başkan ve ekiplerine beğendirmek için adeta çırpındılar.

Buraya bu notu düşmek boynumuzun borcu, CHP Türkiye'de birçok ilde "sağlıksız" üye yapısına rağmen ön seçim yaptı ve adaylarının büyük kısmını böyle belirledi. Katılımın %50 civarında olduğu ön seçim birçok il ve seçim çevresinde sağlıksız üye yapısının, delege ağalığından üye ağalığına geçişin de bir fotoğrafını sundu. Ama öyle ya da böyle üyeler uzun yıllardır ilk kez milletvekillerini seçtiler. 550 kişilik milletvekili listesinin 362'sini ön seçim ya da eğilim yoklaması ile CHP teşkilatı/üyeleri tarafından belirlendi.

Seçilebilecek yerler için "kontenjan" adaylarını yine Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu belirledi ve Parti Meclisi'ne onaylattı. Genellikle 1. 3. 5. 7. 9. sıradaki milletvekilleri ya da CHP'nin milletvekili çıkardığı illerde seçilebilecek 2 sıra Kemal Kılıçdaroğlu tarafından belirlendi. Ancak diğer partilerde yaşanan görüntüye bakınca CHP'deki ön seçim kadın aday adaylarını yine görmezden gelen tüm eksiklerine rağmen  "iki dudak demokrasisi"nin kırılması yolunda büyük bir adımdır. 

Bununla birlikte diğer partiler açısından antidemokratik süreçlerle ilgili hiçbir değişiklik olmadı.. MHP yine sadece teşkilata ve kamuoyuna "görüş" sordu, tümü aday olan MYK üyeleri, Genel Başkan Devlet Bahçeli ile birlikte tüm milletvekili adaylarını belirledi. YSK'ya liste gittiği zaman birçok MHP milletvekili bu kez "tercih" edilmediğini de öğrendi.

HDP de adaylar ön seçim yapılmadan yine "danışma" ve sivil toplumdan görüş alma gibi mekanizmalar işletilerek belirlendi. Üyelerinin önüne ön seçim sandığını koyamayan, ancak kadın adaylar konusunda yine rekor kıran HDP'de adaylaşma sürecindeki İmralı (Abdullah Öcalan), Kandil, PKK vesayeti iddiaları yerini korumaya devam etti.

AK Parti demokratik bir biçimde adayları belirliyorum görüntüsü yaratmak için adeta çırpındı. Ama daha önce vazgeçtiği komik, antidemokratik görüntülere yeniden döndü. Temayül yoklamasında delege, ana kademeler ve başkanlarına kullandırdığı oylar bütün Türkiye'de sayılmadan, çuvallarla AK Parti genel merkezine gönderildi, sonuçlar kamuoyuna açıklanmadı. Adaylar kaçıncı sırada çıktıklarını il başkanlıklarından ya da kulis faaliyetleri ile öğrendiler. Daha sonra bütün illerde STK'ların başkan ve yönetim kurullarının aday adayları ile ilgili görüşlerini alacağız diyerek bir gün önce haber verdikleri il teşkilatlarına ertesi gün oylama yaptırdılar. Aday adayları tarafından hummalı bir çalışma ile haberdar edilebilen STK başkan ve yöneticileri gelip oy kullandı, bunların sonuçları da bir çuvala doldurulup Genel Merkeze götürüldü, orada sayıldı, açıklanmadı.



AK Parti'de seçimlerin demokratik olmasının en temel ölçütü gizli oy açık sayım, gizli oy gizli sayıma dönüştürüldü. Aday adayları mülakat, kamuoyu araştırması gibi komisyon çalışmalarıyla elendi. Kalan aday adayları üst kurula sunuldu. Üst kurul listesiyle Başbakan ve Cumhurbaşkanı çalıştı, YSK'ya verilecek milletvekili listesine son biçim verildi. 

Cumhurbaşkanı'nın bu liste ile ilgili çalışmaları konusunda medyada açık açık şunlar yazıldı: "Başbakan Ahmet Davutoğlu başkanlığındaki “Üst Kurul” tarafından çalışmaları yürütülen liste için, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da görüşleri alındı.  Listeye, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “devekuşu gibi başını kuma gömenleri not ettik” sözüyle tepki verdiği “paralel yapı” ile mücadele sürecinde partisinde sessiz kalanlara ilişkin “kara listesi”nin de etkisi olması bekleniyor. Erdoğan’ın biri “beyaz”, diğeri “kara” iki listesinin olduğu..."

Ayrıca AK Parti Sözcüsü Beşir Atalay, partisinin YSK'ya sunulan aday listesi hakkında Parti Genel Merkezi'nde düzenlediği basın toplantısında, Aday belirleme sürecinde tartışmalara neden olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile temas olduğu iddialarını şöyle yanıtladı: "Bizim partimiz kurulalı beri, edindiğimiz birikimle biz geçen seçimlerde uyguladığımız hemen hemen yöntemleri uyguladık. Sadece STK sandığını ilk defa bu seçimde koyduk şehirlerimize. Onun dışındaki zaten çalışmalar yapılıyordu. Aday tespiti ile ilgili başta söylediğim geçerlidir. Ama Sayın Cumhurbaşkanımız bildiğiniz gibi bizim kurucu liderimizdir. Bu hareketteki yerini hepimiz biliyoruz." dedi.

Türkiye, "iki dudak demokrasisi" sorununu bu seçimlerde de ağır bir biçimde yaşadı, millet yine seçmen değil tasdikçi konumuna indirgendi. Milli irade, 3-5 genel başkanın iki dudağı arasında yine ufalanıyor.

Her zaman olduğu gibi iki turlu seçimlerin birinci turu dün tamamlandı, millet sadece seçilmiş milletvekilleri içinden bazılarının hangi sıradan parlamentoya gireceğine karar verecek. Demokratik olamayan siyasi partilerimizle oynadığımız "demokrasicilik oyunu"muz, siyasi partiler yasası ve seçim yasasında köklü değişiklikler yapılmadığı sürece, sürüp gidecek...

03 Kasım, 2014

Emine Ülker Tarhan'ın istifası ve lider sultası

CHP Ankara milletvekili Emine Ülker Tarhan CHP'den istifa etti ve istifa sonrası yapılan eleştirileri yanıtladı. Ve bu yanıtın anahtar bölümünü dikkatinize sunuyorum. Bu ülkede çözüm üretmenin ve demokratik mücadelenin önündeki temel engele, hatta her türlü sorunun ana kaynağına o da işaret ediyor: İki dudak demokrasisi'ne...

Şöyle diyor Tarhan:
"Bakın, her Allah’ın günü darbe edebiyatı yapılırken, değişmedik hiçbir hüküm kalmamışken, ne hikmetse, darbe ürünü olan seçim ve siyasi partiler kanununa dokunulmuyor. İhaleye fesat karıştırma konusunda uzlaşabilenler bu konuda uzlaşmıyor. Çünkü sistem liderlik sultasına hizmet ediyor. Ama ne yazık ki, önce parti içi demokrasiyi ardından da ülke içi demokrasiyi aşındırıyor. Mecliste temsil edilen partiler bunun farkında aslında. Ama sistemden beslenmek sistemle mücadeleyi engelliyor. İktidar ve muhalefet sanki sessiz bir koalisyon oluşturmuş, dört partinin forse ettiği siyaset karşılıklı polemikler ve oy geçişkenliğinin dışında başka bir siyasal hareketin ortaya çıkmasını istemiyor. O yüzden sürekli meclis dışı partilerdeki lider potansiyeli olan kişileri bünyesine alıyor. Seçeneksiz kalan yurttaşlarsa içe kapanıyor, hiç bir şeyi değiştiremeyeceğini düşünerek sandığa küsüyor. Hele gönül verdiği partilerin yanlış tercihleri küskünlüğü iyice arttırıyor. Ankara’da olup bitenlerle artık ilgilenmek istemiyor, gazete bile okumak istemiyor. Bir kilitlenme yaşandığı açık. Ülke yönetilemiyor.
Son seçimde seçmen yeni bir siyasal tavır ve duruş geliştirdi, özellikle tıpış tıpış söylemine karşı, aslında bir tür Gezi tarzı kitlesel eylem sergiledi. İçine sinmeyen adaya pasif direniş geliştirdi. Milyonlar sandığa gitmedi. Ya da geçersiz oy kullandı. Cumhuriyet tarihinde ilk kez böylesine geniş ve kitlesel bir boykot olmuştur. Bu şezlong sığlıkları ile açıklanamayacak kadar anlamlıdır. İç Anadolu ve Karadeniz de mi tatildeydi, şezlongdaydı da oy alınamadı? Bunun ciddiyetle tahlili gerekir. Zira seçmenler bunu siyasal duruş yöntemi olarak uygulamıştır, gerektiğinde yine kullanacaktır. Bu sessiz sesi duymak gerekir. Aksi halde toplumun demokrasiye bir damla inancı kalmayacaktır. Çünkü, gerçek demokrasi seçenekler havuzudur, topluma seçenek sunmak gerekir. Yoksa, daha geniş kapsamlı sandık boykotlarının olmayacağını kimse söyleyemez. Mecliste temsil edilmediğine inanan gençlerin, kadınların, erkeklerin, tıpış tıpış oy vermek istemeyenlerin bir seçeneği olması gerekir. Eminim demokrasiye inanan, yüzde on barajını anlamsız bulan herkes bu çabayı destekleyecektir. Çünkü içinde ifade özgürlüğü ve temsil edilme arzusu olan bir taleptir bu. Bu girişime karşı değerlendirmeler demokrasiye bakışı da ortaya koyacaktır kuşkusuz."

Bu açıklamanın tümü için lütfen tıklayın!

26 Eylül, 2014

Bir ülkenin ya da kişinin iki dudağı arasında olmak...

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Birleşmiş Milletler'de dün bir konuşma yaptı. Konuşmada  uluslararası düzen  ve demokrasi için doğru birçok saptama vardı. Onlardan biri de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 5 üyesinin veto yetkisinin haksızlığına ilişkin olandı:

Şöyle dedi Erdoğan:

"Dünya, 5’ten büyüktür. Güvenlik Konseyi’nin Birleşmiş Milletler’i etkisiz hale getirmesi küresel vicdanın kabul edebileceği bir şey değildir. Tüm alınan kararlar bir ülkenin iki dudağı arasındadır."

Çok doğru sözler. Ancak bu sözler, yıllarca milletin iradesinin hiçe sayacak bir biçimde bütün milletvekillerini, belediye başkanlarını, belediye meclis üyelerini, partisinde de seçimle gelinen her yeri iki dudağı arasında, yanındaki ekiple birlikte belirlemiş bir kişi tarafından söylendiği zaman hiç inandırıcı olmuyor.

Millet de "iki dudak"tan ve her şeyi belirleyen ekipten büyük, hatta TBMM'de "egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir" sözü duvarlarda yazılı olduğu halde işlemiyor. Bu hangi vicdanın kabul edebileceği bir şeydir.

Demokrasiyi "istişare" zanneden, seçimleri kendi tercihleri arasında basit bir tasdik işlemine indirgeyenler, dillerinden "milli irade"yi ne kadar düşürmezlerse düşürmesinler hiçbir zaman inandırıcı olamayacaklar. 

Başkasına ayar vermeye çalışanlar, önce kendi ayarlarına, demokrasiye olan inançlarının düzeyine ve aynaya bakacaklar...

Unutmayın, Türkiye hala bir "iki dudak demokrasisi". Bu değişmediği sürece de sadakat ve itaat her zaman ehliyet ve liyakatin önüne geçecek. Ve bu değişmeden hiçbir şey "onurlu" bir biçimde değişmez, değişemez.

11 Haziran, 2014

Kılıçdaroğlu: "Lider sultasıyla demokrasi olmaz."

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu uzun zamandır vurgu yaptığı "iki dudak demokrasisi"ni yeniden çok açık bir biçimde dile getirdi. Dün TBMM'de yaptığı grup konuşmasında "Lider sultasının kaldırılması lazım." dedi, gerekçelerini de tek tek açıkladı.
"Siyasi Partiler Yasasında çok sayıda değişiklik yapılması lazım. Lider sultasının kaldırılması lazım. Eğer lider sultası varsa demokrasi olmaz ki. (Alkışlar) Vatandaşın önüne listeyi koyuyoruz, diyoruz ki “Bunlara oy ver, bunlar milletvekili seçilecek.” Vatandaş oy vermezse bir de ceza yazıyoruz niye oy vermedin diye. Sonra, millet sanıyor ki kendi milletvekilini kendisi seçmiş, tam bir aldatmaca.
Lider sultasının olduğu bir yerde sağlıklı bir demokrasi olmaz, Yasama Organı sağlıklı çalışmaz, yasama organında görev yapan milletvekili liderin iki dudağına bakar çünkü o, bir daha acaba listelerde yer alacak mıyım, almayacak mıyım kaygısı taşır. Demokrasi orada topallar. Savunuyor muyuz kaldırın diye? Evet, savunuyoruz. Peki, illa kalsın diyen kim? Sivil darbeci."
Bugün gazetelerimize , medyamıza göz attım. Tek bir gazetede bu söyledikleriyle ilgili tek bir söz yok.
Düşünebiliyor musunuz, ülkenin ana muhalefet partisi lideri ülkede neden bir "demokrasi" olmadığını, olamayacağını, kendisinin de parçası olduğu bu "demokrasi" oyununun kurallarını nasıl ihlal ettiklerini "itiraf" ediyor. Kimsede tık yok. Bu artık herkesin bildiği, çözülmemesine rağmen hala Türkiye'de bir demokrasi tartışması, talebi yapılabilirmiş gibi görmezden gelinebilen büyük bir gerçeğe dönüştü.

Kılıçdaroğlu siyasi partiler yasasının mutlaka değişmesi gerektiğini belirtti ve değişmemesi ile ilgili Başbakan'ı suçladı, "sivil darbeci" diyerek...

Uzun zamandır biliyoruz ki bu ülkeye demokrasinin gelmesinin önündeki en büyük engel, Türkiye'de milli iradeyi zayıflatan ve hatta etkisizleştiren 'iki dudak demokrasisi'dir. Bu gerçeği yılmadan, sürekli dillendirmek medyanın tüm ilgisizliği, aldırmazlığı ve kayıtsızlığına rağmen büyük bir görev, ancak daha büyük bir görev ve sorumluluk ise bunun için adım atmak, kamuoyunun önüne somut öneriler koymak, TBMM'de sonuna kadar bu değişikliklerin gerçekleşmesi için direnmek...

Türkiye'yi her türlü melanet ve demokrasisizlikten kurtarmanın ilk ve en önemli adımı bu.
Yoksa "sivil darbeci" suçlaması sadece bir retoriğe dönüşüyor.



23 Nisan, 2014

"Ulusal iki dudak demokrasisi bayramı" kutlu olsun!

EGEMENLİK KAYITSIZ VE ŞARTSIZ MİLLETİN DEĞİLDİR.
MİLLET EGEMENLİĞİNİ KENDİ SEÇTİĞİ VEKİLLERİ ARACILIĞIYLA TBMM'DE KULLANAMAZ.
TÜRKİYE BİR DEMOKRASİ DEĞİLDİR, SİYASI PARTİ LİDERLERİ VE EKİPLERİNİN KONTROLÜNDE BİR "İKİ DUDAK DEMOKRASİSİ"DİR.

Bayramlar gerçeklerle yüzleşmeye, kabullendiklerimizi sorgulamaya ve çocuklarımızı umutlarla ama gerçeklerle de büyütmeye vesile olmalıdır.

Bu acı gerçekle hesaplaşmadan Türkiye bir demokrasi O-LA-MAZ!

Türkiye'de çok uzun yıllardır bütün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk bayramları, çocukları büyüklerin koltuklarına temsili olarak oturttuğumuz, ama temsili demokrasimizin hiçbir zaman temsili olamadığı bir "temsil"e dönüştü. Bu bayramı "ulusal iki dudak demokrasisi bayramı" olarak adlandırmak ve kutlamak belki sadece çocuklarımıza karşı bir haksızlık olacaktır.

Herkesin bildiği ama kimsenin "KRAL ÇIPLAK" diyemediği, basit bir gerçekle "demokrasicilik" oynamaya, bayramlar kutlamaya çalışıyoruz.

21. yüzyılda böyle bir demokrasi kadar, bunu sindirmiş ve bütün egemenliğini genel başkanların ve yanlarındaki dar bir ekibin "keyfine" terk etmiş yetişkinler/yöneticiler/millet vekilleri, çocuklarından utanmak yerine, hiçbir şey yokmuş gibi bir bayram daha kutlamaya çabalıyorlar.

Bugün herkes ulusal egemenliğin ne demek olduğunu anlatan nutuklar atarken, o egemenliğin nasıl yaşanamadığını anlatmamaya da gayret edecekler.

İki dudak demokrasisi ile yüzleşmeyen bir ulus, hiçbir zaman gerçek bir demokrasi ile yönetilemez.
Yönetilemiyor da...

11 Nisan, 2014

Politika yapmak...

Tan Oral'ın Taraf gazetesindeki bugünkü karikatürü, Türkiye'de  "politika yapmak" ile ilgili çok fazla mesaj taşıyordu. Daha fazla irdelemeden, okuyucunun ferasetine bırakalım işi:



Taraf Gazetesi - 11.04.2014

03 Şubat, 2014

Tuzluklar konuşamaz!

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bazı milletvekillerine "tuzluk" dedi. Sadece "tuzluk" demekle yetinmedi. Nedenlerini de şöyle açıkladı :

"Milletin oyuyla AK Parti çatısı altında görev alanlar, meğer bir yerlerden gelen emir ve talimatla istifa ettirilmişler, meğer AK Parti'ye de bazı tuzluklar sızmış. Sen geleceksin AK Parti'den milletvekili adayı olacaksın, sonra seçime girecek, milletten yetki alacaksın, milletin vekili olacaksın ama sonra biri sana emir verecek, talimat verecek, sen de milletin emanetine ihanet edecek, partinden istifa edeceksin. Evet, bu yapılan düpedüz ihanettir, bu yapılan AK Parti'ye ihanettir, bu yapılan emanete ihanettir, bu yapılan en çok da millete ihanettir, milletin oyuna ihanettir, milletin mührüne ihanettir."*

Sonra dedi ki :

"Bir milletvekilinin emir ve talimat alacağı yegane merci millettir. Milletten değil, başka yerlerden, çete reislerinden, faiz lobilerinden, vaiz lobilerinden emir ve talimat alanlar apaçık bir ihanet içindedir. Biz bunu geçmişte de yaşadık."* 


"Tuzluklar" dediği aslında kendi "seçtiği" milletvekilleri!

Herkesin bildiği, ama öyle değilmiş gibi davrandığı maliyeti çok "tuzlu" bir gerçek vardır Türkiye'de, milletvekillerini millet seçmez. Türkiye'de "demokrasi" yoktur. Millet, lider ve ekibinin hazırladığı listeyi seçimlerde sadece tasdikler. Ülkemiz bir "iki dudak demokrasisi"dir.

Milletvekili adayı belirlendiği dönemde eğilim/temayül yoklaması yapılıyormuş gibi demokrasicilik oyunları oynanır. Bu oyunları oynayanlar bu yoklamalardan bir şey çıkmayacağını bilir. Ama büyük bir gayretle rolünü oynar. Lider ve ekibi kimin kaçıncı sırada çıktığına falan da aldırmaz, kimin kaçıncı sırada milletvekili olacağına karar verir, herkes bir iki itiraz sesi arasında bu sonuca boyun eğer.

Çünkü Türkiye'de partilerin lideri yoktur, liderlerin partileri vardır.  Ve bu ortamda, kendi seçtiğini zannettiği milletvekillerinin başkası tarafından seçildiğini, "kontrol" edildiğini öğrenen liderler, kolayca onları "tuzluk" olarak nitelerler.

Ana muhalefet partisi lideri soruyor, "yürekli bir AKP milletvekili çıkıp, 'Sayın Başbakan, siz bana tuzluk diyemezsiniz.' diyecek mi"** diye...

Ben yanıt vereyim, kendi milletvekilleri de dahil böyle bir şey diyemeyecekler... Çünkü oraya milletin oyuyla değil, genel başkanın tercihi ile geldiler ve yeniden gelebilmeyi umuyorlar. Çünkü millet seçmedi, sadece hazır listeyi "tasdikledi", milletin değil genel başkanlarının vekili onlar.

Hem zaten "tuzluklar" konuşamaz!

Başbakan diyor ya: "Milletten değil, başka yerlerden, çete reislerinden, faiz lobilerinden, vaiz lobilerinden emir ve talimat alanlar apaçık bir ihanet içindedir." 

Peki, Meclis'te milletten değil sadece genel başkanlarından (ve yanındaki ekibinden) "emir ve talimat" alanlar ne yapmaktadır?

06 Ocak, 2014

'Biatsa biat, itaatsa itaat'

"İki dudak demokrasisi"nin nereden beslendiği ya da nasıl sonuçlar verdiği konusunda AK Parti Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner'in seçim bölgesinde yaptığı bir konuşmada ettiği sözler, ibret verici örnekler içeriyor. 

Bu örneklere bloğumuzda yer vermemek gerçekten büyük bir eksiklik olurdu. Metiner'in sözleri demokrasimizin parlamentoyu oluşturan iktidar milletvekilleri açısından nasıl büyük bir çözülmeyle karşı karşıya olduğunu hiçbir yoruma ya da açıklamaya gerek bırakmayacak netlikte gösteriyor. Bu sözlere iktidar partisi milletvekillerinden en küçük bir itiraz ya da "abartı" eleştirisi bile yapılmadı/yapılamadı.


AK Parti Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ölümüne arkasında olduklarını anlatırken, "Biatsa biat, itaatsa itaat, ölümüne arkasında duruyoruz. Evet biz biatcıyız. Biz sadakatle ideallerimizin önderi olan kişinin izinden gitme noktasında evet biat özleriyiz" dedi.


Metiner şöyle konuştu:
"Genel başkanımız, büyük liderimiz başbakanımız bir irade beyanında bulunmuştur. Kusursuz itaatse biz büyük liderimize kusursuz itaat ediyoruz. Söz verdik bu can bu bende kaldığı sürece söz verdik, ideallerimiz için ölümüne mücadele edeceğiz. Bu şer güçlerinin amacı; 30 Martta Ak Parti’nin oyları düşürülürse hemen genel seçim tartışması başlatacaklar. Cumhurbaşkanlığı seçimini askıya alacaklar. Ak Parti’nin içinde oynuyor, fitne çıkartıyorlar. 3-5 kendini bilmez, 3-5 zaten bizden olmayan insanları bizden ayırtarak Ak Parti’nin özünün parçalandığını, artık başbakanın da yolun sonuna geldiğini anlatmaya çalışıyorlar. Böyle bir algı operasyonuyla karşı karşıyayız. Yargıyı bu yüzden ayırt ediyorlar. Yargı, emniyet darbesi hepsini boşa çıkartacağız. Nasıl çıkartacağız biliyor musunuz? 30 Mart’ta o sandıkları patlattığımız zaman. Uhud harbinin en şiddetli olduğu andır. Bir haber uçurulur ve denilir ki; ’Allah’ın resulü öldürüldü.’ Ne oldu? O has sahabeler o yürekli insanlar peygamberin etrafında kenetlenirler. Ölümüne arkasında dururlar. Çünkü biat etmiş, söz vermişlerdir. Kendi cesetleri çiğnenmeden Resulullah’ın cesedine hiç kimsenin parmağı dahi dokundurmayacaklarına dahi söz vermişlerdi. Ama diğerleri topuklarının üzerinde gitsin geriye dönmüşlerdir. Şimdi aynı şeyi Ak Parti’nin içinden birilerine yaptırma çalışıyorlar. Giden gitsin biz arınarak güçleneceğiz. Asla rahatsızlık duymuyoruz, giden, o ihanetçilerin gidişlerinden hiçbir rahatsızlık duymuyoruz. İçimizdeki çürükler temizlensin, has kardeşlerimiz bu davanın has yiğitleri kalsın. Biz onlarla yol yürümeyebiliriz. Ama size şunu söyleyeyim ayeti kelime iner der ki; ’Kim ki Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki Muhammed ölmüştür.’ Muhammed ölür veya öldürülürse siz topuklarınızın üzerinde geriye mi döneceksiniz? Biz liderimizi seviyoruz. Biz liderimize sadakatle bağlıyız. Ama o birileri ne diyorlar bizim liderimize taptığımızı söylüyorlar. Bunu diyenler de dini kisveli arkadaş, dostlarımız. Yazıklar olsun biz tapmıyoruz. Ama liderimize sadakatle bağlıyız. İkisinin arasındaki farkı bilmiyorlarsa Uhud harbine baksınlar Uhud harbinden sonra inan ayeti kelimeye baksınlar."

27 Aralık, 2013

"Babasının çiftliği" ve "Bizim Anayasa Mahkemesi"

Türkiye'nin büyük bir "devlet krizi" yaşadığı bir dönemden geçiyoruz. Hani "hiç böylesi olmamıştı" derler ya tam da o cinsten bir kriz. Devletin içinde uzun zamandır olduğu iddia edilen bir "cemaat/hizmet" yapılanmasıyla bunu kendisi için uzun süre "elverişli bir araç" gibi gören iktidar partisi, daha doğrusu Başbakan Recep Tayyip Erdoğan arasında bir çatışma yaşanıyor. Çatışmayı besleyen uluslararası odakları ve etkilerini henüz bilemiyoruz.

Çatışma, devletin içinde olduğu iddia edilen ve iktidar tarafından "çeteler" olarak nitelenen yapının, "yargı ve polisi" susturmak istediği kişi ve kurumlara karşı bir "sopaya" indirgediği gibi bir görüntü içinde "hukuk devletine" ağır hasarlar vererek sürüyor.

Şu anda 3 bakanın istifası ve büyük bir kabine değişikliğine yol açan "yolsuzluk" soruşturması, gözaltı ve içlerinde bakan çocuklarının yer aldığı tutuklamalar, Başbakan'ın oğluna ulaşan yeni iddia ve göz altı talepleri ile gittikçe büyüyen bir krize dönüşmüş durumda.

İktidarın, bu "çete" ile mücadele ediyorum diyerek hem polis hem de yargı üzerinde gerçekleştirdiği operasyonlar ve baskı çabaları yargı içinde ciddi bir çatlama ve tartışma yaratırken, bir yandan da iktidar partisi içinde itirazlar yükselmesine yol açmış durumda.

Bu itirazlar seçim öncesinde şimdilik "cılız" bir nitelik arz etse de asıl fırtınanın ne zaman kopacağı ciddi bir belirsizlik taşıyor. Bu arada AK Parti'den kopmalar yaşanıyor. Bu kopmalardan bir tanesi "iki dudak demokrasisi"nin nasıl doğal bir biçimde tüm yapıya nüfuz ettiğini göstermesi açısından oldukça ilginçti. 

AKP İzmir Milletvekili Erdal Kalkan istifa ederken bir açıklama yaptı:

"Ben bu partiye askeri müdahale döneminde girdim. Sn.Erdoğan'dan önce tavır koydum. Siyasi partiler demokratik rejimin vazgeçilmez unsurlarıdır. Siyasi partiler kimsenin babasının çiftliği değildir. Hele Sn Tayyip Erdoğan'ın değil, onlar milyonlarca insanın yarattığı sosyal varlıklardır. Hükümet ve iktidar ve parti disiplini yolsuzlukları, hırsızlıkları, soygunu engellemek için vardır. Bu iş burada bitmez."


Bu açıklamanın "siyasi partiler kimsenin babasının çiftliği değildir" bölümü, bu çiftliğin itirafı niteliğinde. Çünkü Anayasadan ödünç alınan "Siyasi partiler demokratik rejimin vazgeçilmez unsurlarıdır." ifadesi bu ülkede 30 yıldır geçerli değildir. Siyasi partiler bu ülkede demokratik rejimin uzun yıllardır vazgeçilmiş ögeleridir.

Sayın milletvekilinin "listeye atanırken" değil, bunu bir kriz anında hatırlamış olması da yeterince manidardır.

Bizim Anayasa Mahkemesi!
Bu kriz koparken, Vatan Gazetesi'nden Murat Çelik bir köşe yazısı yazdı ve HDP (Halkların Demokratik Partisi) İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’e ait olduğunu söylediği, AK Parti'de milletvekillerinin 3 dönem seçilebilmesi hususunda sohbet ederken yaptığı bir "espriyi" dile getirdi:
“Bizim Anayasa Mahkemesi, malum, İmralı’da. O ne derse o olur. Oradan aksi bir karar çıkmadığı sürece 2 dönem sınırlaması devam ediyor.”


Dillerinden "demokrasi"yi düşürmeyenlerin, özgürlük, eşitlik diyenlerin, halkın iradesi diyenlerin, iradeyi tamamen nereye bıraktıklarını gösteren ilginç bir "espri" olduğu için atlanmaması gerektiğini düşünüyorum.

İki dudak demokrasisi bu ülkedeki asıl vesayettir. Demokrasimiz üzerindeki "sivil vesayet"tir. "Sivil vesayet" kavramına oksimoron diyenlerin dilinden şimdi "sivil vesayet" kavramı düşmüyor, hafızasızlık/tutarsızlık adeta kural oldu. Bu vesayetlerin en büyüğüdür, içine sürüklendiğimiz kuvvetler ayrılığı krizinin, siyasal çözülmenin, çeteleşmenin ve çürümenin en büyük sebeplerinden biridir.

Israrla görmezden gelmeyi sürdürdükçe, dibe vuracağız!

02 Aralık, 2013

Milletvekili İdris Bal: "ben sizi vekil yaptım, o zaman siz de nankörlük yapmayacaksınız"

AK Parti’den önceki gün istifa eden Kütahya Milletvekii İdris Bal, AK Parti'de hem parti içi demokrasiyi hem de milletvekillerinin nasıl bir muameleye tabi olduğunu ilginç ifadelerle ortaya koydu.


Bu tür "itiraflar"/"eleştiriler" hep istifa ettikten sonra dile getiriliyor. Bu ifadeler dile getirenlerin "itibarı" konusunda ciddi sorunlar yaratıyor, ancak diğer yandan tüm milletvekillerinin nasıl bir "cendere" içinde tutulduklarını görmemizi de sağlıyor.

Türkiye'nin nasıl bir "iki dudak demokrasisi" olduğuna bir kez daha tanıklık etmek için, Bal'ın Taraf Gazetesi'ne bugün verdiği röportajdan ilginç bölümler aşağıda yer alıyor:

Taraf Gazetesi'nden Hayko Bağdat soruyor:

Parti içinde demokratik kanallar işliyor mu?
Ben soruyorum, içeride hangi yapı var bunu konuşabileceğimiz? Grup toplantılarına gelenler bilir orada bir istişare mekanizması olmaz. Onun dışında bazen Bakanlar bir bilgi verirler ama Sayın Başbakan ile karşılıklı soru cevap istişaresi orada hiçbir zaman olmadı. Eski dönemlerde oluyormuş ama bu dönemde buna hiç şahit olmadım. Perdenin önüyle arkası farklıdır. Perdenin önünde hakikaten halktan, halkın içinde olan, mütevazı bir tablo çizilirken perdenin arkasına geçtiğiniz zaman erişilmesi zor, ulaşılması zor, görüşülmesi zor bir realiteyle karşılaşıyorsunuz. Ben mesela bu raporlarımla beraber kaygılarımı paylaşmak için Başbakan’dan defalarca randevu istedim ama randevu alamadım. Bu da bir hayalkırıklığı tabii.


MEDYAYA talimat verilerek susturulduğunuzu iddia ettiniz. Talimatı kim verdi? Bu sistem nasıl işliyor?

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu böyle bir iddiada bulunsaydı “muhalefet söylemi” der inanmazdım. Bakınız ben milletvekili olduğum için medyada görüşüne başvurulan bir kişi değilim. 12-13 senedir medyayla çok ciddi yakınlığım var. Bana medyaya çıkmam konusunda partimden değişik zamanlarda açıkçası ikna odası gibi baskılar oldu. Ben irademe ipotek koydurmadım. İlk Gezi olaylarından sonra sansür başladı. Haftada iki-üç davet alırken bu durum bıçak gibi kesildi. Mesela aynı gün davet edildiğim NTV, Habertürk kanalları gün içinde davetlerini iptal ettiler. Keza Beyaz TV de iptal etti. Benim medyada dostlarım olduğu için haberini aldım. “Vekilim, değerli hocam seninle alakalı talimat var bilesin. Bu talimat üst düzeyden” dediler bana. Gelinen noktada diyebilirim ki burada açıkçası siyaset mantığı “ben sizi vekil yaptım ve o zaman siz de itaat edeceksiniz, uyumlu davranacaksınız, nankörlük yapmayacaksınız, Meclis’e gelip oyunuzu kullanacaksınız, sonra seçim bölgenize gideceksiniz, halkın tepkisini alacaksınız sünger gibi emeceksiniz, biz de yönetimimizi yapacağız rahat bir şekilde. Düşünülecekse biz düşünürüz, konuşulacaksa biz konuşuruz” dur. Tabiri caizse bir askerî mantıkla insanların sıfırlanması gibi bir muamele ediyorlar.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails