Yaşadığımız derin siyasal krizin ve çözülme riskinin nedenlerini teşhis etmeden, bir sonuca ulaşamayız. Son iki yazıda bu nedenler üzerinde durdum. Şimdi teşhisi netleştirmek ve çözüm yolunu dile getirmek istiyorum.
Teşhis: “İki dudak demokrasisi”ne dönüşen bir ülkede, artık derin bir “devlet/yönetim” krizi yaşıyoruz. İç ve dış politikada ülke, her türlü “oyuna” karşı etkisiz, yarattığı sorunlara çözüm üretmekten aciz, hep aynı yüzler ve akıllarla çaresiz!
Çözüm: Türkiye, “siyaset yapma” kanallarını toplumun her bireyine eşit bir biçimde açmalı, tam anlamıyla “demokratikleştirmelidir”.Bu da yine “siyaset yapma” hakkının gerçek anlamda Anayasal güvence altına alınmasıyla mümkün. Bu güvence, bugün çok soyut ve uygulama alanı bulamamaktadır.Kısaca, Anayasa’daki siyasi partilerle ilgili hükümler içine “parti-içi demokrasiyi”, diğer bir deyişle “milletin iradesini” koruyacak maddeler koymazsak, “lider hegemonyası” en küçük demokratik açılımı bile hemen boğacak, Türkiye’nin değişme şansı olmayacaktır.O kadar olmayacak ki, TBMM yine milletin değil, liderlerin vekilleriyle dolacak, partiler, genel başkanların küçük krallıkları olmayı sürdürecek. Faklı ses, vizyon, program ve hedefler ancak lider ve ekibinin “anlama” kapasitesi kadar şans bulacak.
Siyasete katılmak, ülkesine hizmet etmek isteyen gençler, yetişkinler, kadınlar, bilim adamları, iş adamları ve diğer insanlarımız, “icazet” almadan siyasal alan içinde hayat bulamayacaklar. Ömür boyu siyaset yasaklı kalacaklar.
Siyaset yapılamayan Türkiye, sadece “politika yapanların” arenası olmayı sürdürecek.3-5 lider ve dar çevrelerine bırakılan özgür siyaset yapma hakkının, Türkiye’ye ve hepimize maliyetinin ne kadar ağır olduğunu, yaşanan kriz ile daha iyi görüyoruz.Partileri kendi “mülkiyeti” gibi kullanan lider ve ekiplerinin, siyaset üzerindeki “sivil” vesayetlerinin bize nasıl bir bedel ödettirdiğini, kaybettiğimiz yılları şimdi daha iyi görüyoruz.
Siyasete katılarak, aklını, fikrini, emeğini koyabilecek yüz binlerce insanımızın siyasete katılmalarını iki dudakları arasına indirgeyenler yüzünden kaybettiklerimizi de şimdi daha iyi görebiliriz.Mevcut düzen, siyaseti belli bir kesimin elinde adeta tekelleştiriyor. Her siyasi partiyi “lider partisine” dönüştürdüler. Bir kitle partisine girmek, üye olmak, orada parti-içi demokratik bir mücadele yapmak, farklı fikir ve program önerileri dile getirmek, bunları demokratik yollarla seçilmiş, delegeler veya parti üyeleriyle paylaşmak, imkansız.
Demokratik olmayan siyasi partilerin bir sonucu da, yargıyı, millet iradesiyle çatışan bir sürece mahkum etmesidir. Parti-içi mücadelenin demokratik bir biçimde yapılma kanallarını tıkayanlar, lider ve ekibinin “yanlışlarını” dile getirebilecek, mevcut uygulamalarını eleştirebilecek, politikaları ve partileri dönüştürebilecek bir yapının yerine, yargı organlarının kararlarının/iddianamelerinin almasına yol açmaktadır.
Bu durumun “hukuk devleti”ne verdiği zarar da çok açık.
Lider ve ekibi, partiye istediğini yapmakta, dikensiz bir gül bahçesinde partiyi “tepe tepe” kullanmakta, tutamadığı dilleri ile yüz binlerce üyesi olan bir partiyi “kapatılma” gerçeği ile yüz yüze getirebilmektedir.
Türkiye’de neredeyse bütün partiler, lider hegemonyası ile Anayasa’nın “demokrasi ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline gelmiştir.”
Siyasi partilerde her şey, evet her şey, genel başkan ve ekiplerinin iki dudağı arasında. Üstelik bu dudakların özel bir ideolojisi, sağı ve solu yok!
Ayrıca her konuda “demokrasiyi” ağızlarından düşürmeyenler, Türkiye’ye baskı yapmak için bir araç gibi görenler de, lider hegemonyasına hiçbir şey söylememektedir. Dış güçler de Türkiye’de gerçek demokratik partiler “istememektedir.”
Ve nedense bu durum, medyanın güç odaklarını, Avrupa Birliği ve ABD’yi, entellektüelleri hiç rahatsız etmemekte, hatta “iki dudak demokrasisi” açıkca desteklenmektedir.
Türkiye’de yaşanan siyasi gerilimin çözülmesinin yolu, Türkiye’nin, Cumhuriyet’in gerçek teminatı olan halka, siyasi partilerde gerçekten demokratik siyasetin yolunu açmaktır. Mevcut durumu, kaçınılmaz bir kader gibi algılamaktan kurtulmak zorundayız.
Yoksa iktidar seçkinleri arasındaki bu bitmek bilmeyen güç mücadelesinin, kendi içlerinde ne kadar demokratik oldukları kuşkulu, STK oldukları tartışmalı kuruluşların muğlak “uzlaşma” çağrılarının, hukuku siyasallaştırma kavgasının, Türkiye’ye zaman ve kaynak israfından başka bir etkisi olmayacaktır.
Türkiye’yi yeni yüzler, yeni akıllar, yeni çözümler, yeni bir vizyonla, gerçek bir demokrasiye taşıyamazsak, klasik siyaset oyunları dışında bir şey üretemeyen lider partileri ve ekiplerinin elinde dibe vuracağız. Çözülme ve bölünme bir korku değil, gerçeğe dönüşecek.
Bu herkes için uzun erimli ve sancılı bir çözümdür. Ama çözümdür. Akıl ister, cesaret ister, vizyon, program ve emek ister. Ama en önce söyleyecek sözü olana, bu sözü söyleyebileceği, halka sunabileceği siyasi partiler ister.
Milli egemenliği, milli iradeyi yeniden halka vermek tek çözümdür, tek çaredir. Milli egemenliği, sadece bir duvar yazısı olmaktan çıkaramazsak, kayıtsız ve sartsız liderlerin iki dudağı arasından kurtaramazsak, hepimiz daha büyük bir krizin/duvarın altında kalacağız.
07.04.2008 / Onpunto
Türkiye'de "siyaset" ve "demokrasi" üzerinde vesayet kurmak isteyenler hiçbir zaman çabalarını sona erdirmemiştir. Siyaset, en az sivil-asker bürokratik egemenler kadar, siyasi parti lider ve ekiplerinin iki dudağı arasına sıkışmıştır. Türkiye'nin bugünü ve geleceği önündeki en temel problem budur: Ülkemiz, uzun yıllar içinde "iki dudak demokrasisi"ne dönüşmüştür. 2003 yılından beri, bu sorunla ilgili yazdıklarıma ve yazacaklarıma bu blogdan ulaşacaksınız.
21 Haziran, 2008
Krizin kaynağı lider kültü
Bugün yaşadığımız “devlet” krizi, siyasal çözülme için çok çeşitli nedenler sayılıyor. Ben ısrarla gözden kaçırılan, siyasi partiler rejimimizin (yasamızın) bizi bu büyük tıkanıklığa taşıyan en önemli araçlardan biri olduğunu düşünüyorum.
Partilerin işlemeyen antidemokratik yapısı, hukuksal anlamda esnek tüzük içeriği, lider kültüne (tapınma) angaje siyasal kültür, tarihsel, sosyolojik vb. nedenlerle açıklanan, artık değişmez bir gerçeğe dönüşen siyasal yapımızın, tüm ülkeyi ne kadar büyük bir darboğaza ve akıl tutulmasına sürüklediği bir türlü görülemiyor.
Temsili demokrasinin ve “seçilen” temsilcilerinin, liderler ve ekipleri tarafından adeta esir alındığını, siyasal sistemin küçük “krallıklar” kanalıyla yönetilmeye çalışılan birer garabete dönüştüğünü görmek için, daha ne olmasını bekliyoruz?
Yürekli bir savcının çıkıp, tüm siyasi partiler için kapatma davası açmasını mı?
Sadece demokrasiyi değil, siyaseti tüm kurum, kural ve koşullarıyla lider ve ekibi etrafında dönen, faturası millete kesilen “oligarşik” bir oyuna dönüştüren siyasi partiler rejimimiz, “meşruiyetini” yine değeri kendinden menkul biçimde yarattığı “ulufe” ve “patronajla” besliyor.
Her şeyi lidere indirgeyen, “varsa varız, yoksa yokuz” diyecek kadar, bir kitle partisinin bile program, tüzük, organ ve üyelerini yok sayanlar, varlık sebeplerini de (halka hizmet!) yok saydıklarını anlayamamaktadırlar.
Toplumsal farklılaşmalar, seslendikleri sınıfsal taban ve temel sorunlara kendi “ideolojik/pragmatik” yaklaşımlarının birer ürünü olması gereken siyasi partiler, farklılıklarını programları ve vaatleri üzerinden artık ayrıştıramayacak kadar birbirlerine benzerken, seçimlerde fark sadece, “lider” ve “karizması” algısına yüklenmektedir.
Partiler kadro değil, “ekibe” adam arayışındadır. Mevcut Siyasi Partiler Yasası, siyasi partileri katılımcı demokrasiyi geliştirecek birer araçtan çok, bireylerin (toplumun) “siyaset yapma hakkını/alanını” sınırlayan (ortadan kaldıran) kurumlara dönüştürmektedir.
Böyle bir ortamda siyasi partilerin kapatılmasını tartışmak, “hangi parti” sorusunu yanıtlamadan mümkün değildir. Her şeyi liderin iki dudağı arasına indirgeyen, demokrasimizi “iki dudak demokrasisi”ne dönüştüren, yurttaşına, üyesine güvenmeyen, ülkenin “vizyonunu” liderin (ekibin) bakış açısı ile sınırlayan bir siyasi partinin, belli yasal organları var diye bir “siyasi parti” olduğunu söylemek, ne kadar mümkündür?
Girdiğimiz sancılı süreçte, bu durumu gündeme getirmemin temel nedeni, AKP ve DTP’nin kapatılmaları tartışmalarını, siyasi partiler rejimimizdeki “gerçek ve temel” sorunu tekrar göz önüne getirmek için bir “fırsat” olarak değerlendirmektir.
Partiler kapatılmasın! Evet!
Kapatılmasın, dileğinin yanı sıra, “iki dudak demokrasisi”ni teşhis eden şu soruları mutlaka sormak zorundayız?
Gerçekten değişen, gelişen ve özgürlüklerin egemen olduğu demokratik bir ülke mi istiyorsunuz? Kadrolaşmada zirve yapan, kuvvetler ayrılığı prensibini yok ederek, yasama ve yürütmeyi tamamen kontrol eden, “kendine” demokrat olan, gerçek demokrasiden korkan “demokratlarla” yönetilmeyen, her şeyi “lidere” endekslemeyen bir ülke mi istiyorsunuz?
Bunun ne yaparsanız yapın tek bir yolu var: Gerçek sorunu ve bu sorunların uzun yıllardır çözülmeme nedenlerini doğru “teşhis” etmek… Lider kültünün, bize nelere mal olduğunu analiz edebilmek...
05.04.2008 / Onpunto
Partilerin işlemeyen antidemokratik yapısı, hukuksal anlamda esnek tüzük içeriği, lider kültüne (tapınma) angaje siyasal kültür, tarihsel, sosyolojik vb. nedenlerle açıklanan, artık değişmez bir gerçeğe dönüşen siyasal yapımızın, tüm ülkeyi ne kadar büyük bir darboğaza ve akıl tutulmasına sürüklediği bir türlü görülemiyor.
Temsili demokrasinin ve “seçilen” temsilcilerinin, liderler ve ekipleri tarafından adeta esir alındığını, siyasal sistemin küçük “krallıklar” kanalıyla yönetilmeye çalışılan birer garabete dönüştüğünü görmek için, daha ne olmasını bekliyoruz?
Yürekli bir savcının çıkıp, tüm siyasi partiler için kapatma davası açmasını mı?
Sadece demokrasiyi değil, siyaseti tüm kurum, kural ve koşullarıyla lider ve ekibi etrafında dönen, faturası millete kesilen “oligarşik” bir oyuna dönüştüren siyasi partiler rejimimiz, “meşruiyetini” yine değeri kendinden menkul biçimde yarattığı “ulufe” ve “patronajla” besliyor.
Her şeyi lidere indirgeyen, “varsa varız, yoksa yokuz” diyecek kadar, bir kitle partisinin bile program, tüzük, organ ve üyelerini yok sayanlar, varlık sebeplerini de (halka hizmet!) yok saydıklarını anlayamamaktadırlar.
Toplumsal farklılaşmalar, seslendikleri sınıfsal taban ve temel sorunlara kendi “ideolojik/pragmatik” yaklaşımlarının birer ürünü olması gereken siyasi partiler, farklılıklarını programları ve vaatleri üzerinden artık ayrıştıramayacak kadar birbirlerine benzerken, seçimlerde fark sadece, “lider” ve “karizması” algısına yüklenmektedir.
Partiler kadro değil, “ekibe” adam arayışındadır. Mevcut Siyasi Partiler Yasası, siyasi partileri katılımcı demokrasiyi geliştirecek birer araçtan çok, bireylerin (toplumun) “siyaset yapma hakkını/alanını” sınırlayan (ortadan kaldıran) kurumlara dönüştürmektedir.
Böyle bir ortamda siyasi partilerin kapatılmasını tartışmak, “hangi parti” sorusunu yanıtlamadan mümkün değildir. Her şeyi liderin iki dudağı arasına indirgeyen, demokrasimizi “iki dudak demokrasisi”ne dönüştüren, yurttaşına, üyesine güvenmeyen, ülkenin “vizyonunu” liderin (ekibin) bakış açısı ile sınırlayan bir siyasi partinin, belli yasal organları var diye bir “siyasi parti” olduğunu söylemek, ne kadar mümkündür?
Girdiğimiz sancılı süreçte, bu durumu gündeme getirmemin temel nedeni, AKP ve DTP’nin kapatılmaları tartışmalarını, siyasi partiler rejimimizdeki “gerçek ve temel” sorunu tekrar göz önüne getirmek için bir “fırsat” olarak değerlendirmektir.
Partiler kapatılmasın! Evet!
Kapatılmasın, dileğinin yanı sıra, “iki dudak demokrasisi”ni teşhis eden şu soruları mutlaka sormak zorundayız?
Gerçekten değişen, gelişen ve özgürlüklerin egemen olduğu demokratik bir ülke mi istiyorsunuz? Kadrolaşmada zirve yapan, kuvvetler ayrılığı prensibini yok ederek, yasama ve yürütmeyi tamamen kontrol eden, “kendine” demokrat olan, gerçek demokrasiden korkan “demokratlarla” yönetilmeyen, her şeyi “lidere” endekslemeyen bir ülke mi istiyorsunuz?
Bunun ne yaparsanız yapın tek bir yolu var: Gerçek sorunu ve bu sorunların uzun yıllardır çözülmeme nedenlerini doğru “teşhis” etmek… Lider kültünün, bize nelere mal olduğunu analiz edebilmek...
05.04.2008 / Onpunto
Etiketler:
demokrasi,
devlet,
ekip,
iki dudak demokrasisi,
kadro,
kendine demokrat,
lider,
lider kültü,
lider oligarşisi,
patronaj,
Seçim sistemi,
Siyasi Partiler,
Siyasi Partiler Yasası,
vizyon
“Demokrasi” ilkesine aykırı eylemlerin odağı...
Bir siyasi parti düşünün:
O partinin genel başkanı ve ekibi, partinin bütün milletvekili adaylarını (özellikle seçilebilecek sırada olanlarını) bizzat seçsin.
O partinin genel başkanı ve ekibi, partinin bütün belediye başkanlarını (hatta ekibi kanalıyla belediye meclis üyelerini) bizzat seçsin.
O partinin genel başkanı ve ekibi, partinin bütün il başkanlarını ve ilçe başkanlarını bizzat seçsin.
Seçtikleri seçilmezse, seçimleri iptal ettirsin, ettiremezse seçileni istifa ettirsin, tekrar seçtiğini seçtirsin.
Bir siyasi parti düşünün:
Genel başkan ve ekibi dışında partide farklı bir ses ve nefes duyulmasın. Farklı seslere, muhalefete tahammül gösterilmesin, ama en kısa yoldan her zaman kapı gösterilsin. Bunun “yasal” aracı da tüzük, kimi zaman parti disiplini, kimi zaman grup kararı, kimi zaman görevden alma ya da ihraç olsun.
Böyle bir yapıya siyasi parti denilebilir mi? Böyle siyasi yapılardan oluşan bir demokrasiye, “demokrasi” denilebilir mi?
Anayasalarımız siyasi partileri “demokrasimizin vazgeçilmez unsurları” olarak tanımlar, doğrudur. Ancak “demokrasinin” siyasi partilerimizde çok uzun yıllardır vazgeçilmiş bir unsura dönüştüğünü resmeden bir ironi gibidir, bu söz.
Şimdi soralım:
Böyle bir yapı kuranlar, bir siyasi partiyi tamamen böyle “kullananlar”, Anayasa’nın “demokrasi” ilkesine aykırı hareket etmiyorlar mı? Partilerini demokrasi ilkesine aykırı eylemlerin birer odağı haline getirmiyorlar mı? Siyasi partilerin uyması açısından laiklik ilkesi için gösterilen özen ve dikkat, neden Anayasa’nın “demokrasi” ilkesinden esirgeniyor?
Demokratik olmayan, olmamak için her şeyi yapan bu partiler, milleti ve iradesini sadece seçimlerde hatırlayan, onun da seçimini ikincilleştiren, basit bir “tasdikçi” konumuna indirgeyen bu siyasal sistem ve liderler, neden hiçbir Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın dikkatini çekmiyor?
Neden?
Neredeyse bütün siyasi partiler bu durumda olduğu için mi? Bir “suçu” herkes işleyince, o “suç” olmaktan çıkıyor mu?
04.04.2008 / Onpunto
O partinin genel başkanı ve ekibi, partinin bütün milletvekili adaylarını (özellikle seçilebilecek sırada olanlarını) bizzat seçsin.
O partinin genel başkanı ve ekibi, partinin bütün belediye başkanlarını (hatta ekibi kanalıyla belediye meclis üyelerini) bizzat seçsin.
O partinin genel başkanı ve ekibi, partinin bütün il başkanlarını ve ilçe başkanlarını bizzat seçsin.
Seçtikleri seçilmezse, seçimleri iptal ettirsin, ettiremezse seçileni istifa ettirsin, tekrar seçtiğini seçtirsin.
Bir siyasi parti düşünün:
Genel başkan ve ekibi dışında partide farklı bir ses ve nefes duyulmasın. Farklı seslere, muhalefete tahammül gösterilmesin, ama en kısa yoldan her zaman kapı gösterilsin. Bunun “yasal” aracı da tüzük, kimi zaman parti disiplini, kimi zaman grup kararı, kimi zaman görevden alma ya da ihraç olsun.
Böyle bir yapıya siyasi parti denilebilir mi? Böyle siyasi yapılardan oluşan bir demokrasiye, “demokrasi” denilebilir mi?
Anayasalarımız siyasi partileri “demokrasimizin vazgeçilmez unsurları” olarak tanımlar, doğrudur. Ancak “demokrasinin” siyasi partilerimizde çok uzun yıllardır vazgeçilmiş bir unsura dönüştüğünü resmeden bir ironi gibidir, bu söz.
Şimdi soralım:
Böyle bir yapı kuranlar, bir siyasi partiyi tamamen böyle “kullananlar”, Anayasa’nın “demokrasi” ilkesine aykırı hareket etmiyorlar mı? Partilerini demokrasi ilkesine aykırı eylemlerin birer odağı haline getirmiyorlar mı? Siyasi partilerin uyması açısından laiklik ilkesi için gösterilen özen ve dikkat, neden Anayasa’nın “demokrasi” ilkesinden esirgeniyor?
Demokratik olmayan, olmamak için her şeyi yapan bu partiler, milleti ve iradesini sadece seçimlerde hatırlayan, onun da seçimini ikincilleştiren, basit bir “tasdikçi” konumuna indirgeyen bu siyasal sistem ve liderler, neden hiçbir Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın dikkatini çekmiyor?
Neden?
Neredeyse bütün siyasi partiler bu durumda olduğu için mi? Bir “suçu” herkes işleyince, o “suç” olmaktan çıkıyor mu?
04.04.2008 / Onpunto
12 Aralık, 2007
Kumdan “kaleleri” savunmak…
Başbakanlık, Meclis Başkanlığı, Cumhurbaşkanlığı, Merkez Bankası, Bakanlıklar, Müsteşarlıklar, vd. şimdi de YÖK Başkanlığı “kaleler” bir bir düşüyor, deniliyor. Kaleler…
Düşünüyorum da Attila İlhan hayatta olsaydı, “Hangi Kale?” diye bir kitap yazar mıydı, acaba? Aslında uzun yıllardır bürokrasimizi, devlet yapımızı “kaleler” halinde kafalarında bölenler/paylaşanların, şimdi düştü, düşürüldü diye görmeleri kadar doğal bir şey olamaz.
Birileri için “kale” olan yerlerin, yine birileri için zapt edilecek, ya da işgal altındaki yerler olarak algılanması, demokrasimizi de “kaleleri düşürme” mücadelesinin bir aracına indirgedi.
Bir demokrasi içindeki partilerin mücadelesi, icraatları, vaatleri, kadro tercihleri “devrim - karşı devrim” perspektifine oturtulursa, sadece oradan “okunursa”, örneğin her atananın eşinin başörtüsü o kişinin göreve “uygunluğu” için temel ölçü olursa, getirilen eleştirilerin ciddiye alınacak bir yanı kalır mı?
Aynı ülkede yaşıyoruz, kimileri köşelerinde bir o kaleyi düşürüyor, bir o kaleyi koruyor, sonra tekrar düşürüyor, kale bitiyor, surların mücadelesini izliyoruz, bayrak dikenleri de bekliyoruz burçlara çok yakında…
Askeriyeyi düşmeyen ve aslında hedefteki tek “kale” gören/gösteren zihniyet, bu tavrıyla bile en çok bu kuruma zarar verdiğini, yıpratıcı bir tartışmanın odağına oturttuğunu, bile göremiyor.
İlk kurtulmamız gerekenler, bu “kaleler ve kaleciler zihniyeti”, bir yanda düştü diye edebiyatını yapan bir yanda da “düşürdük” zannedenler…
Bu sakat bakış açısı asıl oynanan oyunun, çok uzun yıllardan beri hemen her iktidar döneminde yaşananların, basite, 3-5 “kaleye” indirgenerek görülmesini engellemektedir. Kalenin ardı “büyük planlar”, “iddialar” arasında kaybolurken, basit, ama derine nüfuz eden ve bir geleneğe dönüşecek denli etkin olanları konuşmuyoruz.
Asıl hesaplaşmayı yapmıyoruz, yapamıyoruz.Ve bir türlü devletin her yanına bulaşmış, hatta sinmiş bir hastalıktan söz edemez hale geldik: Patronaj.
Hiçbir iktidarın diğerinden farklı bir uygulama sergilemediği bir gerçeği, “kale düştü, kaldı” tartışmaları içinde geçiştiriyoruz. Çünkü herkes “bir gün elbet benim de zamanım gelir” diye, ya bir köşede bekliyor ya da bir gün, o zaman gelmiş ve ondan beslenmiş, semirmeyi sürdürüyor.
Patronaj, kayırmacılık (kliyentalizm), kollamacılık, bugün siyasal sistemimize ve devlet düzenimize egemen olmuş durumda. Türbanlı eşlerin peşine düşenler, liyakati neredeyse tartışmamaktadır bile. Hele atananın eşinin başı bir de açıkça değme gitsin!
Halbuki her şeyi liderlerin iki dudağına indirgeyen siyasal sistemimiz, askeri ve bürokratik bir vesayet değil, aynı zamanda “sivil” bir vesayet altındadır. O kadar ki siyasette ve devlette ehliyet ve liyakat, itaat ve sadakatin tamamen gerisine düşmüştür.
Devlette/devletle olma olanakları/rantı kimlere dağıtılıyor, garanti ve ilişki ağları, irdelediğimiz bu değil artık. Bu ülkenin kale male değil, uzun yıllardır “kadrolaşma” adı altında boğuştuğu sorun, “doğal” ve zaten “olması gereken” bir gerçek algısına dönüşmüştür.
Çıkar gruplarının çöreklendiği su başlarını, sorunları çözmeye değil sorunlarla yaşamaya ve bunlardan beslenmeye odaklı bir devlet geleneğini sorgulamak yerine, bir “kale külliyatı” oluşturuyoruz.
Eğitim, deneyim, bilgi, uzmanlık yerini nelere terk etmiş kaygılanmak yerine, düşen kale/güç odağının hesabını yapmak, derdini taşımak daha çok tercih ediliyor. Anayasa ve yasal düzenlemelerde bu patronajı engelleyecek, özel çıkar gruplarının etkisini azaltacak hangi önlem yer alacak bakmak yerine, “kale koruyorum” diye mevcut düzendeki garabetlere destek çıkıldığı bile fark edilemiyor.
Düşünsenize, YÖK’den en çok kurtulmak isteyenler, bugün en büyük YÖK savunucusu bile oldular.
Bu ülkede “kalelerin” çoktan düştüğünü, hatta içerden çürümeye başladığını, kumdan kalelere dönüştüğünü göremezsek, bir de onları savunan zihniyeti korursak, işte asıl o zaman, iş işten geçmiş olacak.
Düşünüyorum da Attila İlhan hayatta olsaydı, “Hangi Kale?” diye bir kitap yazar mıydı, acaba? Aslında uzun yıllardır bürokrasimizi, devlet yapımızı “kaleler” halinde kafalarında bölenler/paylaşanların, şimdi düştü, düşürüldü diye görmeleri kadar doğal bir şey olamaz.
Birileri için “kale” olan yerlerin, yine birileri için zapt edilecek, ya da işgal altındaki yerler olarak algılanması, demokrasimizi de “kaleleri düşürme” mücadelesinin bir aracına indirgedi.
Bir demokrasi içindeki partilerin mücadelesi, icraatları, vaatleri, kadro tercihleri “devrim - karşı devrim” perspektifine oturtulursa, sadece oradan “okunursa”, örneğin her atananın eşinin başörtüsü o kişinin göreve “uygunluğu” için temel ölçü olursa, getirilen eleştirilerin ciddiye alınacak bir yanı kalır mı?
Aynı ülkede yaşıyoruz, kimileri köşelerinde bir o kaleyi düşürüyor, bir o kaleyi koruyor, sonra tekrar düşürüyor, kale bitiyor, surların mücadelesini izliyoruz, bayrak dikenleri de bekliyoruz burçlara çok yakında…
Askeriyeyi düşmeyen ve aslında hedefteki tek “kale” gören/gösteren zihniyet, bu tavrıyla bile en çok bu kuruma zarar verdiğini, yıpratıcı bir tartışmanın odağına oturttuğunu, bile göremiyor.
İlk kurtulmamız gerekenler, bu “kaleler ve kaleciler zihniyeti”, bir yanda düştü diye edebiyatını yapan bir yanda da “düşürdük” zannedenler…
Bu sakat bakış açısı asıl oynanan oyunun, çok uzun yıllardan beri hemen her iktidar döneminde yaşananların, basite, 3-5 “kaleye” indirgenerek görülmesini engellemektedir. Kalenin ardı “büyük planlar”, “iddialar” arasında kaybolurken, basit, ama derine nüfuz eden ve bir geleneğe dönüşecek denli etkin olanları konuşmuyoruz.
Asıl hesaplaşmayı yapmıyoruz, yapamıyoruz.Ve bir türlü devletin her yanına bulaşmış, hatta sinmiş bir hastalıktan söz edemez hale geldik: Patronaj.
Hiçbir iktidarın diğerinden farklı bir uygulama sergilemediği bir gerçeği, “kale düştü, kaldı” tartışmaları içinde geçiştiriyoruz. Çünkü herkes “bir gün elbet benim de zamanım gelir” diye, ya bir köşede bekliyor ya da bir gün, o zaman gelmiş ve ondan beslenmiş, semirmeyi sürdürüyor.
Patronaj, kayırmacılık (kliyentalizm), kollamacılık, bugün siyasal sistemimize ve devlet düzenimize egemen olmuş durumda. Türbanlı eşlerin peşine düşenler, liyakati neredeyse tartışmamaktadır bile. Hele atananın eşinin başı bir de açıkça değme gitsin!
Halbuki her şeyi liderlerin iki dudağına indirgeyen siyasal sistemimiz, askeri ve bürokratik bir vesayet değil, aynı zamanda “sivil” bir vesayet altındadır. O kadar ki siyasette ve devlette ehliyet ve liyakat, itaat ve sadakatin tamamen gerisine düşmüştür.
Devlette/devletle olma olanakları/rantı kimlere dağıtılıyor, garanti ve ilişki ağları, irdelediğimiz bu değil artık. Bu ülkenin kale male değil, uzun yıllardır “kadrolaşma” adı altında boğuştuğu sorun, “doğal” ve zaten “olması gereken” bir gerçek algısına dönüşmüştür.
Çıkar gruplarının çöreklendiği su başlarını, sorunları çözmeye değil sorunlarla yaşamaya ve bunlardan beslenmeye odaklı bir devlet geleneğini sorgulamak yerine, bir “kale külliyatı” oluşturuyoruz.
Eğitim, deneyim, bilgi, uzmanlık yerini nelere terk etmiş kaygılanmak yerine, düşen kale/güç odağının hesabını yapmak, derdini taşımak daha çok tercih ediliyor. Anayasa ve yasal düzenlemelerde bu patronajı engelleyecek, özel çıkar gruplarının etkisini azaltacak hangi önlem yer alacak bakmak yerine, “kale koruyorum” diye mevcut düzendeki garabetlere destek çıkıldığı bile fark edilemiyor.
Düşünsenize, YÖK’den en çok kurtulmak isteyenler, bugün en büyük YÖK savunucusu bile oldular.
Bu ülkede “kalelerin” çoktan düştüğünü, hatta içerden çürümeye başladığını, kumdan kalelere dönüştüğünü göremezsek, bir de onları savunan zihniyeti korursak, işte asıl o zaman, iş işten geçmiş olacak.
03 Ekim, 2007
Ruanda mı olmak istiyoruz?
Soru yanlışsa yanıtın da bir önemi kalmıyor. Başbakan, kadınlara kota tartışmasında KADER(*) başkanına soruyor: Ruanda mı olmak istiyorsun?
Ama ne soru doğru, ne de sorun Ruanda olmak. KADER başkanı zaten, “Ruanda kadar bile olamamaktan bahsediyor.” Bugün kota sayesinde Ruanda’da kadınların parlamentoda temsil oranı % 50’ye yakın.
KADER kadınların temsilini artırmanın yegane yolu olarak KOTA’yı öneriyor. Bunun son tahlilde, özellikle siyasette maratonu çok önceden koşmaya başlamış erkeklerle kadınlar arasında oluşan “eşitsizliği” giderecek, bir “olumlu eylem”(**) olduğunu, düşünüyorum.
ANCAK, evet kocaman bir ANCAK, diye başlayan çekince koyarak, bir hatırlatmayı yapmak zorundayım. Bu hatırlatmayı “taslak” belli olduktan sonra ANAYASA tartışmalarında da gündeme getireceğim.
Aslında kadınları da siyasette “gerçekten” var etmenin yolu, kotayla veya değil, siyasetimizin sanki “erkekler” hakimmiş gibi görünen yapısını iyi tahlil etmekten geçiyor.
Şimdi yüksek sesle bağırıyorum:
Türkiye’de kadın veya erkek, herkes zaten “kotayla” siyaset yapıyor. Erkekler de, kadınlar kadar kotaya mahkum. Erkeklerin, kadınlardan hiçbir farkı yok!
Nedir bu kota?
Genel başkan ve ekibinin kotası!
Bu kotada yoksanız, kadın ya da erkek olmanız fark etmez. Etmiyor, etmedi. Siyasi parti genel başkanları, kadın olduğu zaman bile etmedi.
%30 kadın kotası mı, % 30 Genel başkan ve ekibinin onay verdiği kadınlar demektir bu. Kotayı % 50 yapın, eğer genel başkanın, ekibin gözüne giremezsiniz, bu kotadan da içeri giremezsiniz.
“Olsun, bir kota olsun, sonra genel başkanın gözüne gireriz” diyorsanız. Ben de “biraz zor girersiniz!” diyorum.
Kadın ya da erkek olsun, Türkiye’de siyaset, siyasi partileri küçük krallıklara dönüştüren lider ve ekiplerinin elindedir: Demokrasimiz “iki dudak demokrasisi”dir.
KADER, başbakanı “Ruanda ve kota” konusunda bilgilendirecekmiş. Başta kendileri olmak üzere tüm kadınların önce “Türkiye’deki siyaset gerçeği” ile yüzleşmeleri gerekiyor.
Bir siyasi partide herkes hukuksal güvenceye sahip olmadan, o partide-ülkede demokrasiden, eşit koşullarda yarıştan ve "olumlu eylemler"den söz etmek mümkün değil.
Milletin önüne “sandık” koymak, demokrasi için yeterli değil. Sandığın öncesi ve sonrası demokrasiden ve adaletten nasibini almamışsa, parti-içi demokrasi yoksa sadece “iki dudak demokrasisi” var demektir. Lider ve ekibinin, iki dudağı ve insafıyla oluşturulan milletvekili listelerine izin veren siyasi partiler yasasıyla, aslında sadece kadınlar değil, erkekler de on yıllardır ayrımcılığa uğruyor.
Eğer bir mücadele verilecekse, ÖNCE bu duruma yol açan siyasi partiler yasasını, yeni ANAYASA ile birlikte değiştirmeye çalışmak için verilmelidir.
Kadınlar Uyanın! Uyuyan erkekleri de uyandırın…
(*) Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği
(**) Pozitif ayrımcılık
Ama ne soru doğru, ne de sorun Ruanda olmak. KADER başkanı zaten, “Ruanda kadar bile olamamaktan bahsediyor.” Bugün kota sayesinde Ruanda’da kadınların parlamentoda temsil oranı % 50’ye yakın.
KADER kadınların temsilini artırmanın yegane yolu olarak KOTA’yı öneriyor. Bunun son tahlilde, özellikle siyasette maratonu çok önceden koşmaya başlamış erkeklerle kadınlar arasında oluşan “eşitsizliği” giderecek, bir “olumlu eylem”(**) olduğunu, düşünüyorum.
ANCAK, evet kocaman bir ANCAK, diye başlayan çekince koyarak, bir hatırlatmayı yapmak zorundayım. Bu hatırlatmayı “taslak” belli olduktan sonra ANAYASA tartışmalarında da gündeme getireceğim.
Aslında kadınları da siyasette “gerçekten” var etmenin yolu, kotayla veya değil, siyasetimizin sanki “erkekler” hakimmiş gibi görünen yapısını iyi tahlil etmekten geçiyor.
Şimdi yüksek sesle bağırıyorum:
Türkiye’de kadın veya erkek, herkes zaten “kotayla” siyaset yapıyor. Erkekler de, kadınlar kadar kotaya mahkum. Erkeklerin, kadınlardan hiçbir farkı yok!
Nedir bu kota?
Genel başkan ve ekibinin kotası!
Bu kotada yoksanız, kadın ya da erkek olmanız fark etmez. Etmiyor, etmedi. Siyasi parti genel başkanları, kadın olduğu zaman bile etmedi.
%30 kadın kotası mı, % 30 Genel başkan ve ekibinin onay verdiği kadınlar demektir bu. Kotayı % 50 yapın, eğer genel başkanın, ekibin gözüne giremezsiniz, bu kotadan da içeri giremezsiniz.
“Olsun, bir kota olsun, sonra genel başkanın gözüne gireriz” diyorsanız. Ben de “biraz zor girersiniz!” diyorum.
Kadın ya da erkek olsun, Türkiye’de siyaset, siyasi partileri küçük krallıklara dönüştüren lider ve ekiplerinin elindedir: Demokrasimiz “iki dudak demokrasisi”dir.
KADER, başbakanı “Ruanda ve kota” konusunda bilgilendirecekmiş. Başta kendileri olmak üzere tüm kadınların önce “Türkiye’deki siyaset gerçeği” ile yüzleşmeleri gerekiyor.
Bir siyasi partide herkes hukuksal güvenceye sahip olmadan, o partide-ülkede demokrasiden, eşit koşullarda yarıştan ve "olumlu eylemler"den söz etmek mümkün değil.
Milletin önüne “sandık” koymak, demokrasi için yeterli değil. Sandığın öncesi ve sonrası demokrasiden ve adaletten nasibini almamışsa, parti-içi demokrasi yoksa sadece “iki dudak demokrasisi” var demektir. Lider ve ekibinin, iki dudağı ve insafıyla oluşturulan milletvekili listelerine izin veren siyasi partiler yasasıyla, aslında sadece kadınlar değil, erkekler de on yıllardır ayrımcılığa uğruyor.
Eğer bir mücadele verilecekse, ÖNCE bu duruma yol açan siyasi partiler yasasını, yeni ANAYASA ile birlikte değiştirmeye çalışmak için verilmelidir.
Kadınlar Uyanın! Uyuyan erkekleri de uyandırın…
(*) Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği
(**) Pozitif ayrımcılık
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)