13 Ekim, 2017

Topbaş, Gökçek ve iki dudak demokrasisi

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'a "metal yorgunluğu"ndan muzdarip olduğu teşhisini koyan AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan onu görevinden istifa ettirdi. Topbaş "adam yerine konmamak" gibi laflar etse de "örnek gösterilen bir nezaketle" görev yerini yine Erdoğan tarafından önceden belirlenen halefine terk etti. Metal yorgunluğu hastalığının yanında FETÖCü damat, ihale, reddettiği imar değişikliği dosyaları vs. bir sürü komplikasyon da sayıldı ama, öyle ya da böyle son seçimde (2014) 4 milyon İstanbullunun oyunu alan kişi, %47,9 oy alan ve girdiği her seçimi kazanan kişi somut hiçbir gerekçe göstermeksizin şu sözlerle istifa etti: "Partim ve sayın genel başkanım uygun gördüler ve 2004 yılında İBB başkanlığı görevini bana uygun gördüler. Partimin her kademesindekilerine teşekkür ediyorum. İstanbul gibi müjdelenmiş bir şehire başkanlık yapma onurunu bana yaşattılar."


Ayrıca şunları da söyledi: "Yüce rabbime hamd ediyorum. Böyle bir şehir bir başka şehir. Türkiye’deki tüm belediye başkanlarının abisi oldum. Bu şehir beni Dünya belediyeler Birliği Başkanı yaptı. İnsanlar çok şeyi affeder adam yerine konmamayı affetmez. İstanbullulara tekrar tekrar teşekkür ediyorum."


Özetle şöyle dedi: Beni İstanbullular seçmedi, zaten genel başkanım seçti, şimdi de o istifa et diyor ve gidiyorum. Araya da bir yakınma gibi "adam yerine konmama" lafı yerleştirdi Topbaş, kim koymadı, ne oldu, bunu kuru bir teşekkür dışında açıklama "nezaketini" İstanbullulardan 4 milyonun üzerindeki seçmeninden kolaylıkla esirgedi. Topbaş, gönül koymayın dedi İstanbullulara, gönül koymak değil aslında seçmen, adam yerine koyulmamaktan mustarip, aynı kendisinin şikayet ettiği gibi. Ama kimin umurunda?

Yanıt basit: Kimsenin umurunda değil, aslında bunu beklemek de "normal" değil. Normal olan Türkiye'nin bir iki dudak demokrasisi olduğu gerçeğini her olgu ve benzeri olayda asla unutmamak. Kendilerini aday yapan kişiye olan bağlılık ve yükümlülük, "dava"ya adanmışlık sosuyla servis ediliyor hemen her partide, sonra da bir "metal yorgunluğu" teşhisiyle milletin emanetini istenen kişiye bırakıyorsunuz geriye,kuru bir "3 dönemdir bana güvenen ve yetki veren İstanbullular'a teşekkür ediyorum" sözü kalıyor. Bir de kendi yerine atanan büyükşehiri yönetmek için hiçbir seçmenden oy almamış kenti yaklaşık 1,5 yıl yönetecek bir tür kayyum!

"Metal yorgunluğu" salgınının başka kentlere de bulaştığını görüyoruz. Sadece Büyükşehirler de değil üstelik. Hastalığa yakalananlar için göreceksiniz kendilerini oraya aday gösteren kişiye/iradeye "dava"ya inanmış kişiler olarak sadakat/bağlılık önde yer alacak, seçmenin iradesi değil. Bu durum, "seçmen zaten sana değil lidere, partiye oy veriyor öncelikle" denilerek bir de gerekçelendirilecek, yerel seçim yerel aday özelliği bile hiçe sayılarak. 

Türkiye'de hemen her düzeyde itaat ve sadakat, demokratik kültür, ehliyet ve liyakatin önünde yer  alıyor. 


Bunun son örneğini Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'te yaşayacağız. Bakın onu seçen irade bunu zaten beyan etmiş"Bazı arkadaşların kenar köşe yazdıkları, ‘Seçimle gelen, seçimle gider’ veya ‘Sandıkla gelen sandıkla gider’ lafları var… Kusura bakmasınlar da; seçimle gelen seçimle gider ama bunlar bağımsız seçimle gelip bağımsız seçimle gitmiyorlar. Bunlar tabii ki bir iradenin yaptığı ön seçimler vesaire neticesinde buralara geliyorlar. Ve yani, siz 20 sene, 23 sene, 24 sene belediye başkanlığı yapacaksınız, bazı yerlerde üç dönem belediye başkanlığı yapılacak… İlanihaye buralarda kalınacak diye bir şey yok. Bugüne kadar partinin yönetimi, devamı istikametinde eyvallah demişse, her türlü desteği vermişse; şimdi de kalkıp eğer böyle bir irade ortaya çıkmışsa…(...) 
Bazı arkadaşlarımızın bence bundan rahatsızlık duymaması, tam aksine, bizim yönetimimiz eğer böyle bir karar verdiyse, verecekse, o konuda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımızın yaptığı gibi o nezaketi gösterir. Dolayısıyla bu hareketi güçlendirir."


Görülüyor ki Gökçek'ten ve diğer istifası istenen belediye başkanlarından da kısa bir zaman sonra "dava"ya kendini adamış olarak kendisini oraya atayan/seçen "iradeye" teşekkür ile bir veda dinleyeceğiz. Kişiliğe özel sorun çıkarma potansiyeli taşısa da kimileri, kısa vadede bunu görme şansımız olmayacaktır, eğer "nezaket" göstermezlerse akçeli işler, dosyalar derken bir anda kendilerini, "ihanet" damgası ve "hain" sıfatıyla başka bir boyutta bulabileceklerini iyi bilirler. Sonrası ise o kişinin gücü ve sorun çıkarma potansiyeline bağlı görünüyor.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan "seçimle gelen seçimle gider ama bunlar bağımsız seçimle gelip bağımsız seçimle gitmiyorlar. Bunlar tabii ki bir iradenin yaptığı ön seçimler vesaire neticesinde buralara geliyorlar. " dediği zaman "hangi ön seçim, o zaman da "bir irade" sizdiniz, sonra da; gerçek bir ön seçim hiçbir zaman AK Parti'de yapılmadı ki. Hele başlangıçta partililerin kullandığı oylar bile sayılmıyor, çuval içinde genel merkeze yollanıyor, sonuç ancak kimin aday olduğu açıklandığı zaman öğrenilebiliyordu. Size rağmen birinin aday olması seçilmesi bir kez bile mümkün olabildi mi?" diye sorabilecek bir gazetecinin bile bulunmadığı, bulunamadığı ve bu gidişle bulunamayacağı bir medya ortamının da iki dudak demokrasisinin temel bir bileşenine dönüştüğüne dikkat çekmek gerekir.  

Bütün bunların milli irade, sandıktan çıkmak, seçmen iradesinin kutsallaştırıldığı, vesayet eleştirilerinin en yoğun olduğu, neredeyse her gün tekrarlandığı zamanlarda yaşanıyor olması, Türkiye'de söylem ile eylem arasındaki inandırıcılık mesafesinin ne kadar açıldığına da gösteriyor.

Son yaşanan ve yaşanacak belediye başkanlarının istifa süreçleri (metal yorgunluğu salgını) Türkiye'nin problemlerinin temelinde yatan iki dudak demokrasisi gerçeğinin altını yine kalın bir çizgiyle çizdi. Hemen her siyasi partiye büyük oranda egemen olan bu yapı, milli iradeyi baştan sakatlayan bu düzen, Anayasal ve yasal düzeyde çözülmeden demokrasimizin çapı, lider sultasının eline, insafına terk edilmiş olmayı sürdürecektir. 

Demokrasicilik oyununu oynamaya devam...

06 Temmuz, 2017

İki açıklama!

Kapatılan FP ve sonrasında da AKP Kurucu Üyesi ve Ankara Milletvekili olan Ersönmez Yarbay, AKP içinde yer almasına karşın, partinin kuruluşundan itibaren parti içi demokrasiyi savunan tutumuyla, farklılığıyla biliniyor. Yarbay, son olarak düşüncelerini, ‘Cumhurbaşkanlığı Sistemi (Yağmurdan Kaçarken Doluya Tutulmak)’ adlı kitabında dile getirdi. Halen AKP içinde yer alan ancak parti ve ülke içi tam demokrasi isteyen, Yarbay’ın son günlerdeki sıcak tartışmalara ilişkin görüşleri şöyle:

-Önce tüzüğü değiştirdiler: Biz FP’nin kapatılmasından sonra AKP’yi kurduk. O dönemde beni davet ettiklerinde ben parti içi demokrasi olacaksa kurucu olabileceğimi söyledim. Gerçekten de çarşaf listenin olduğu, parti yönetimlerinin genel başkan değil, parti teşkilatı ve kongrelerde belirlendiği demokratik bir tüzük yazdılar. Ancak iktidara gelir gelmez, hemen olağanüstü kongre toplayıp tüzükteki bu demokratik maddelerin tamamını kaldırdılar. O kongrede ben bu tüzük değişikliklerine tek başıma muhalefet ettim.

Gül ve Arınç'ı uyardım: Şimdi tek adam tartışmaları var. Ben tüzükteki demokratik maddelerin değiştirilmesinin tek adamlığa gidiş olduğunu ta o zaman söyledim. Benim muhalefetimin nedeni de buydu. Hatta bizzat o zaman gidip Abdullah Gül’e de Bülent Arınç’a da bunu söyledim. Onları, ‘Bu değişiklikler tek adamlığa gidiştir. Hep birlikte engel olalım’ diye uyardım. Ancak onlar, ‘Şimdi parti içinde görüş ayrılığı zamanı değil, birlik beraberlik zamanı. Bunların zamanı değil’ diyerek sustular. Şimdi yıllar sonra tek adamlıktan yakınanlara yıllar önce yaptığım uyarıları dinlemediklerini hatırlatmak isterim

Bu sözleri özellikle "iki dudak demokrasisi" çerçevesinde buraya not düşüyorum. Ayrıca daha önce atladığım Kılıçdaroğlu'nunşu sözleri de not düşmek gerekir diye düşünüyorum.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun bu sözlerini biraz gecikmeli de olsa buraya kayıt düşelim. Bu sözün parti içi demokrasi ve siyasi partiler yasası ile ne derece uyumlu olduğunu da sorarak...

"Bütün baskılara, saldırılara rağmen, silahlı ve silahsız, bütün eşit olmayan koşullara rağmen bu ülkenin seçmenlerinin yarısı sandığa gitti ve demokrasiden yana tavır koydu. Bu olağanüstü değerlidir. Bu değeri korumak her CHP'linin boynunun borcudur. Parti içi mücadele, parti içi kavga... Parti içi kavgaya asla izin vermeyeceğim. Kavga edenleri gerekirse kapının önüne koyacağım."  (2 Mayıs 2017 TBMM Grup konuşması) Link için tıklayın.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails